Refine Search

New Search

Results: 77

(searched for: publisher_id:16281)
Save to Scifeed
Page of 2
Articles per Page
by
Show export options
  Select all
Cenk Tan
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 199-220; doi:10.46250/kulturder.878374

Abstract:
Paul Verhoeven’ın 1987 yapımı RoboCop filmi, çok katmanlı sosyo-politik yapısıyla popüler kültür ikonu olmayı başarmış bir bilimkurgu yapımıdır. RoboCop, geniş yelpazede sosyal meselelere değinen, dönemin popüler bilimkurgu örneklerinden biridir. Bu çalışma, RoboCop sinema filmini üç temel başlık olan: dehümanizasyon, teknokapitalist korporatizm ve posthümanizm başlıkları altında tartışmaktadır. Makalenin ilk bölümünde Alex Murphy’nin yaşamış olduğu dehümanizasyon süreci ve bunların filmde taşıdığı önem Hannah Arendt’in fikirleriyle aydınlatılmaktadır. Akabinde Alex Murphy’nin, RoboCop’a dönüşümü sonrasında, onun kendi içinde giriştiği mücadele kapsamında tekrar Murphy kimliğini benimsemesi ve yaşamış olduğu üç evreli dönüşüm, filme yapılan göndermelerle ayrıntılı biçimde irdelenmektedir. Makalenin son bölümünde ise RoboCop’un merkezinde yer alan teknokapitalist korporatizm olgusu ile bağlantı kurularak, bu olgunun yapımda sahip olduğu önem ve RoboCop siborgu ile ilişkisi açığa çıkarılmaktadır. Bu kapsamda, çeşitli filozof ve kuramcılardan yararlanılmıştır. Sonuç bölümünde ise RoboCop’un posthümanizm bağlamında ortaya koyduğu insanlık eleştirisi ve ona alternatif olarak sunulan siborg figürü, yapımcı Verhoeven tarafından filmin alt metninde yapılan göndermelerle açığa çıkarılmaktadır.
Ismail Şenesen
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 277-297; doi:10.46250/kulturder.937230

Abstract:
Bereketli topraklarıyla bilinen Çukurova, binlerce yıldır tarımın her türlüsüne ev sahipliği yapmış ve tarım faaliyetleri, halkın ana geçim kaynağını oluşturmuştur. Buğday, arpa, pamuk, susam, karpuz, mısır, ayçiçeği, turunçgiller, fıstık, domates, zeytin, bezelye gibi çok çeşitli ürünün yetiştiği Çukurova’da, buğday hasadı ve harmanı ile hemen her ürünün hasadıyla ilgili zengin bir uygulama, inanış ve gelenek altyapısı dikkati çekmektedir. Örneğin hasat, bazı yerlerde tırpanla bazısında orakla veya biçerdöverle yapılır. Hasat yapılacak tarlaya besmele çekilerek sağ ayakla tarlaya girilir, hava bulutluysa uğursuz sayılır ve harman yapılmaz. Ürünün iyi olması için adak adanır. Harmanda erkekler ve kadınlar karşılıklı atışmalar yapar, tekerleme, mâni, türkü söylerler. Oyunlar, yarışmalar düzenlerler. Verimli ve bol ürün için şükür duası edilir, Kuran okunur, kurban kesilir, yemek verilir. Bu çalışmada, Çukurova bölgesinde tarıma bağlı halk ekonomisinde, harman ve hasat gelenekleri çerçevesinde, geçmişten günümüze yaşayan harman ve hasat uygulamalarıyla bunlara bağlı olarak gelişen âdet ve inanmalar tespit edilmeye çalışılmıştır. Çalışmada, yazılı kaynaklardan yararlanılarak, eski uygarlıklardan günümüze topraktan yararlanma biçimleri ve Orta Asya’dan Anadolu’ya Türklerin tarım konusundaki uygulamalarına kısaca değinilmiştir. Sözü edilen uygulamalar, âdet ve inanmalar, alan araştırması yöntemiyle derlenmiş; derlenen bilgiler, sınıflandırılmış ve halk arasında bugün hâlâ yaşayan harman ve hasada dair uygulamalar, gelenekler, inanışlar, geçmişten günümüze tespit edilmeye çalışılmıştır.
Bekir Derinöz
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 307-337; doi:10.46250/kulturder.929225

Abstract:
When required by the tourism value of natural and cultural resources evaluated in terms of Turkey has significant advantages. These advantages of the country have not been used sufficiently until today and mass tourism has generally dominated. Geotourism, which emerged at the end of the 20th century, is important in terms of using these advantages and coming to the fore in the world market. Bafa Lake and the surrounding area (Latmos Heraklia) is one of these advantageous areas in Turkey. Aim of the study in southwest Turkey, in Muğla province of the located Bafa Lake and its surroundings, including to identify geotourism resource values, to determine how it can be used in the context geotourism these values and to discuss the existing problems in this regard. For this purpose, literature studies on both the field and the subject were carried out, and field studies lasting 3 years were carried out at intervals in the field. Research has shown that findings obtained at the end of Bafa Lake and the surrounding area has scarce resource values of geotourism in Turkey. The geological and geomorphological structure of the area creates an extraordinary appearance, making the area quite unique in terms of geotourism. This geographical character of the area can be strengthened with the locality element and the sense of place, and the area can be transformed into a geotourism destination. The historical past of the area is as rich and diverse as its geological history. Even in antiquity, the world-renowned area has given many historical and cultural heritage as a present. This heritage is intertwined with the geological structure of the region and has a unique character. Geotourism represents an approach that the area needs in terms of maintaining and preserving this character.
Mohammadreza Valizadeh, Ahmad Ezzati Vazifehkhah
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 277-287; doi:10.46250/kulturder.913433

Abstract:
The main aims of the study are to work out the framework of consciousness and unconsciousness aspects of ideology and their effects on translation. For applying the aforementioned items, the researchers put Death of a Salesman (1949) play by Arthur Miller and its translation by Ali Asqar Bahram Beygi (1984) under scrutiny. Furthermore, the present paper makes an effort to analyze sensory experience, practical, reflective and reflexive aspects at the consciousness level of ideology. This study is a corpus-based, comparative, descriptive and non-judgmental analysis of the English-Persian parallel corpus. The obtained result proved the fact that awareness rising in these two major aspects of ideology for the analysis of the source text (ST) and the target text (TT) help translators to choose the closest equivalence in the social and situational context of the ST and the TT. Moreover, statistical results indicate that the most frequent aspect of ideology is at the consciousness level with 81%.
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 259-276; doi:10.46250/kulturder.910895

Abstract:
Bu çalışmada hayvansal bir gıda olan kaşarın doğa-kültür etkileşimine bağlı olarak ortaya çıkışı ve ekolojik bir kent imgesi örneğine dönüşümü ele alınmaktadır. Çalışmada, Kars kaşarı bağlamında kültürel küreselleşme karşısındaki yerelin öne çıkma süreçlerinde kent imgelerinin rolü ve önemini tartışmak amaçlanmaktadır. Konuyla ilgili yazılı ve elektronik kültür ortamından doküman analizi tekniğiyle veri toplanmış ve incelenmiştir. 2011 yılında Boğatepe (Zavot) köyünde Türkiye’nin ilk peynir müzesi, bir ekomüze olarak faaliyete geçmiştir. 2015’te coğrafi işaret tescili alan kaşar, Kars’ın kültür ekonomisine katkı sağlamaktadır. Çalışmada elde edilen bulgulara göre kaşar, çağrışım seviyesinde Kars’la özdeşleşerek bir kent imgesine dönüşmüş ve Kars’ın tanıtım araçlarından birisi olmuştur. İnsanın doğayla bütünleşme çabalarının arttığı 21. yüzyılda ekolojik ürün ve üretim yerleri, bu arayışa cevap vermektedir. Makalede ele alınan kaşarın, Kars’ı ulusal ve uluslararası ölçekte temsil ederek bu anlamda bir cazibe merkezi yarattığı sonucuna varılmıştır. Bu durum, gelenek kökenli kent imgelerinin kültürel küreselleşme karşısında direnç oluşturma açısından oynadığı role örnek teşkil etmektedir.
Cumali Bozpinar
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 379-381; doi:10.46250/kulturder.935449

Abstract:
Bu mektup Türk iktisat tarihçiliğinin çalışkan isimlerinden Mehmet Genç’in beni etkileyen fikirsel yönünün kısa bir ifadesidir. O, son nefesine kadar çalışkan bir insan olarak yaşamıştır. Merhum hocamızın aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.
Nagihan Çetin
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 240-258; doi:10.46250/kulturder.923391

Abstract:
Doğduğu andan itibaren ait olma içgüdüsünden hareketle başta annesine ait olmak ve annesini sahiplenmek isteyen birey, yaşamı boyunca bu ait olma ve sahiplenme hissiyle hareket etmekte; bireysel ölçüde başlayan bu hisler zamanla toplumsallaşmakta ve toplumlar hem kendilerini ait hissetmek hem de kendilerine ait olanı hissettirmek amacıyla görsel göstergeler kullanmaktadırlar. Bilgi ve iletileri dil kullanmadan aktararak, gösterileni temsil eden görsel araçlar olarak tanımlanabilen görsel göstergeler, kimlik temsillerinde önemli işlevler yüklenmektedirler. Bu çalışmanın kapsamı, görsel göstergeler olarak niteleyebileceğimiz Türk halk resmi örneklerinin aidiyet ve kimlik bağlamında yer kimliği oluşumunda yüklenmiş oldukları sorumlulukların cemevleri merkezli olarak Karacaahmet Cemevi örneğinden hareketle incelenip değerlendirilmesidir. Çalışma neticesinde elde edilen bilgiler Türk halk resminin, görsel göstergeler olarak işlevlerinin var olduğunun ve devam ettiğinin somut bir göstergesi şeklinde yorumlanmıştır. Çalışma resim analizine dayanmaktadır. Resimlerin sadece bir tablo olarak süsleme işlevini yerine getirmekle kalmayıp menkıbeden dünya görüşüne, düşünce yapısından inanışlara varıncaya kadar birçok konuya ilişkin atıflar, hatırlatmalar, göndermeler taşıdıkları görülmüştür.
Şeyda Öztaş, Levent Kiylioğlu
Kültür Araştırmaları Dergisi; doi:10.46250/kulturder.906683

Abstract:
Kapitalist düzen dünya üzerinde tüketim alanında, niteliklerini her alana işleyen sistem biçimi olup İnsanların her koşulda ve zaman aralığında tüketebilmeleri için farklı yeni yolları her zaman kendi düzenine katabilmektedir. Bu sistemde önemli tüketim aralığı insanların çalışma dışında gerçekleştirmiş oldukları, kendileri için vakit ayırabildikleri boş zamanlardır. Boş zaman kişinin kendi istek ve arzusu doğrultusunda şekillendirdiği aralıktır. Ancak kapitalist sistem insanların istek ve arzularına sunmuş olduğu seçenekleri yine kendisi düzenlediğinden, bireyler kendilerine ait olan bu zamanda verilen seçeneklere uygun tüketim ve davranış biçimlerini sergilemektedirler. İnsanlar yaşam süreçlerinde farklı evrelerden geçerken kendisini birçok faaliyet mekânı içerisinde bulmaktadır. Gençlerin boş zamanı, çalışan bireylere oranla daha fazla olduğu düşünülürse, kapitalizm ve tüketim kültürü için önemli aktörler olmaktadır. Kapitalizm kendisi için uygun koşulları barındıran bu grubun boş zamanlarını doldurmakta güçlü bir etkiye sahiptir. Bu çalışmanın amacı gençlerde boş zamanın anlamını kapitalist tüketim kültürü bağlamında incelemektir. Bu çalışmada boş zaman kavramı gençlik ve tüketim kültürü bağlamında ele alınmış ve değerlendirilmiştir.
Murat Gür, Osman Mergen
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 138-154; doi:10.46250/kulturder.924638

Abstract:
Bu çalışma Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Sodom ve Gomore romanının metinlerarası ilişkiler açısından incelenmesi hakkındadır. Eser, adından başlayarak okuru başka metinlere yönlendirmekte ve roman kişilerinden olay örgüsüne, zaman ve mekân ögelerinin kurgulanmasına kadar romanın birçok katmanında bu durumun izleri sürülebilmektedir. Bu doğrultuda çalışmada bir taraftan yazarın metinlerarası kaynaklarının tespit edilmesi, diğer taraftan bu kaynakları kullanma biçimlerinin gün yüzüne çıkarılması amaçlanmıştır. Böylece onun yazarlığının yapıtaşlarından en azından birinin aydınlatılacağı düşünülmüştür. Romana bu bakış açısından yaklaşıldığında Kitab-ı Mukaddes dışında da Yunan mitolojisine ait anlatılarla birlikte Batı edebiyatlarına ait birçok metnin romanın yapısında farklı metinlerarası yöntemlerle kullanıldığı görülmüştür. Bu doğrultuda mitolojik anlatılarla birlikte romanın arka katmanlarında rolü olan en belirgin metinlerin Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi, Goethe’nin Faust’u ve William Shaekespeare’in Antonius ve Kleopatra başta olmak üzere birçok oyunu olduğu tespit edilmiş ve bunların romanın yapısındaki işlevleri çözümlenmiştir. Sonuç olarak Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomore romanında çeşitli metinleri birbirinden farklı yöntemlerle kullandığı ve bunları bir tür “kültürel dönüştürümün” ardından “yeniden yazdığı” ortaya konulmuştur. Üstelik bu durumun onun üslubunun önemli özelliklerinden biri olduğu gözler önüne serilmiştir. Son olarak yazarın bu çalışmada incelenenler dışında hangi metinlere gönderme yapıldığına değinilmiş ve sonraki çalışmalar için bir yol haritası oluşturulmuştur.
Fatih Yilmaz
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 108-137; doi:10.46250/kulturder.921958

Abstract:
19. yüzyılın ilk çeyreğinden ortalarına kadar durağan bir görünüm çizen Azerbaycan edebiyatına, 1960’lı yılların başında faaliyet göstermeye başlayan bir grup yazar taze bir soluk olarak girmiş ve hareketlilik kazandırmıştır. Nitelik olarak zengin eserlerin kaleme alındığı bu döneme Yeni Nesir ya da 1960 Nesri gibi isimler verilmiştir. Birçok alanda zengin edebi üretimlerin yapıldığı bu dönemin en çok dikkat çeken isimlerinin başında Elçin Efendiyev gelmektedir. Efendiyev, edebiyatın pek çok türünde eser vermesi, akademiden siyasete kadar birçok alanda faaliyet göstermesiyle öne çıkmış ve kendi devri içinde çok yönlü kişiliğiyle dikkat çekmiştir. Eserlerinde yoğunlukla katı bir gerçekliğin yansıması görülen yazar, toplum içinde yolunda gitmeyen hadiseleri bütün hakikatiyle ortaya koyarken, insan psikolojisini, duygu ve düşüncelerini de büyük bir hassasiyetle yapıtlarında işlemiştir. Yazarın Ak Deve romanının konusu da, bu toplumsal-gerçekçi çizgiden hareketle; Bakü'de geleneksel ve muhafazakâr hayat sürmekte olan bir mahallenin, II. Dünya Savaşı'nın başlaması ile beraber yaşadığı değişim ve trajedidir. Mahalle, geleneksel hayatın yanı sıra Sovyet otoritesinin mecburi kıldığı yeni hayat tarzına uyum sağlamaya çalışırken; bir yandan da bu yeni düzenin beraberinde getirdiği siyasi baskılarla da çatışmaktadır. Efendiyev, eserlerinde kullandığı geniş folklorik malzemeyi, motif ve gözlemler yoluyla harmanlayarak bir kompozisyon oluşturmuş ve söz konusu mahalleyi canlı bir dekor haline getirmiştir. Romanda sıklıkla yer verilen çocuk oyunları, bayatılar, Dede Korkut sözleri ve tekerlemeler bu folklorik zenginliğin birer yansımasıdır. Bu çalışmada, Elçin Efendiyev’in, Ak Deve adlı romanı biçim ve içerik yönünden incelenmiş, metnin anlam kapsamını genişleten izleklere temas edilmiştir.
Emre Çubukçu
Kültür Araştırmaları Dergisi; doi:10.46250/kulturder.902838

Abstract:
Cumhuriyet’in ilanından sonra Ankara’nın başkent kabul edilip yeni kurulan rejimin modern bir şehir kimliğine uygun olarak inşa edilmesi yönünde çalışmalar başlatılmıştır. Bu süreç içerisinde Ankara’nın mekânsal olarak örnek modern yapıları oluşturulup ulusal kimlik etkisiyle ülkedeki diğer şehirlere de örnek olması planlanmıştır. Ankara, Cumhuriyet’in ilanından 1950’li yıllara kadar geçen süreç içerisinde ulus devletin temsilcisi olarak modernleşme ve Batılılaşma etkilerini hissettirmiştir. İki ayrı dönemde, “ulus devlet” ve “milli mimari” etkenleri göz önüne alınarak Ankara’dan sonra diğer şehirlere örnek olacak biçimde mimari yapılar yapılmıştır. Çalışmanın amacı, Erken Cumhuriyet Dönemi’nde Ankara’daki kamu yapılarının mimarlık alanındaki ulusal kimlik arayışını incelemektir. Literatürde bu konuyla ilgili birçok çalışma bulunmasına rağmen Ankara’daki kamu yapıları konusunda boşluk görüldüğü için bu çalışma gerçekleşmiştir. Çalışma literatür taramasına dayanmaktadır. Araştırma kapsamında birinci bölümde, Erken Cumhuriyet Dönemi öncesinde yaşanan politik gelişmeler ve ulusal kimlik anlayışı, ikinci bölümde Erken Cumhuriyet Dönemi’ndeki Birinci Ulusal Mimarlık Akımı etkisiyle Ankara’da yapılan kamu yapıları, üçüncü bölümde ise İkinci Ulusal Mimarlık Akımı etkisiyle Ankara’da yapımı gerçekleşen kamu yapıları incelenmiştir.
Ayşe Nur DEMİR
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 89-107; doi:10.46250/kulturder.917652

Abstract:
Emirhan Yenikiy 20. yüzyıl Tatar edebiyatının önemli yazarlarından biridir. 1909 yılında doğup 2000 yılında vefat etmiştir. İlk eserlerini gençlik çağında yazmaya başlayan ve üretken bir yazar olan Yenikiy, 1953 yılından itibaren sadece profesyonel bir yazar olarak yazı hayatını ve yaşamını devam ettirmiştir. Özellikle gerçekçi bir biçimde yazdığı hikâyeleriyle Tatar edebiyatında ön plana çıkmıştır. II. Dünya Savaşı’na bizzat cephede şahit olan Yenikiy’in savaş yıllarında yazmış olduğu hikâyeler onun eserlerinin en olgun örnekleri olarak değerlendirilir. İçinde yaşadığı toplumu, bu toplumun psikolojisini, yaşadığı döneme tesadüf eden olayları, görmüş olduğu sorunları hikâyelerinde ele almış ve sade bir dille, canlı tasvirlerle ve gerçekçi üslupla okuyucuya sunmuştur. Mizahi hiciv ve ironinin de Yenikiy’in eserlerinde önemli bir rolü vardır. 1953-1969 yılları arasında yazmış olduğu 18 adet mizahi hiciv tarzındaki hikâyelerde, hayatın içinde yer alan tekrar tiplerin canlı hiciv portrelerini ustalıkla çizmiştir. Bu hikâyeler, Yenikiy’in toplumda gördüğü aksaklıkları merkeze alarak nükteli tarzda yazdığı eleştirel hikâyeleridir. Yazarın hikâyelerdeki samimi ve doğal üslubu dikkat çekicidir. Yenikiy’in gerçekçiliğini de somut bir hale getiren bu samimi ve doğal üslubunu; günlük dile ait yapılar, kültürel unsurlar, deyimler ve atasözleri, yazarın kendine has yapmış olduğu benzetmeler oluşturmaktadır. Bu çalışmada, XX. yüzyıl Tatar yazarı Emirhan Yenikiy’in Saylanma Eserler (Seçme Eserler) adlı iki ciltlik eserinin 1971 yılında basılan ikinci cildinin 427-506 sayfaları arasında yer alan “Mizahi Hikâyeleri” esas alınmıştır. Hikâyelerde sıkça geçen deyimler ve kalıp ifadeler, atasözleri ve yazarın yapmış olduğu benzetmeler derlenerek metnin dili hakkında sonuçlara ulaşılmıştır. 18 mizahi hikâyeden verilen örneklerle elde edilen sonuçlar somutlaştırılmıştır.
Volkan Kiliç
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 155-168; doi:10.46250/kulturder.912116

Abstract:
Women’s professional involvement in drama dates back to the restoration period in England, during which female dramatists emerged in English drama both as playwrights and actresses. The plays written by the female dramatists included mostly domestic issues, modesty, obedience, and chastity in the early restoration period, following the traits of the patriarchal authors depicting women within the limits of female virtue. Aphra Behn emerged as one of the most important and well-known dramatists of her period, who later encouraged a group of female dramatists, including Delarivier Manley, Catherine Trotter, and Mary Pix. These dramatists demonstrated female solidarity and contributed to each other’s writing, giving way to the rise of the early feminist drama in England through their plays on the question of women and their conditions in the society, challenging the patriarchal discourse. They also adopted a more radical voice sometimes by subverting the established gender roles and male gaze at times. Furthermore, these female dramatists mostly parodied and subverted traditional male libertinism as appeared in many of the restoration comedies and tragedies. Delarivier Manley, in this respect, wrote a series of plays in the direction of “proto-feminist” discourse and reversed the gender roles by giving voice to the female protagonists in her plays, especially in The Royal Mischief.
Doğukan ORUÇ
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 169-198; doi:10.46250/kulturder.904488

Abstract:
Birçok destanda, söylencede, halk hikâyesinde ve dinî metinde şölenlerin felâketlerle sonuçlandığı görülmektedir. Çağlar boyunca düalist kozmoloji anlayışı, zühd merkezli yaklaşım ve mitsel dil, şölene dair motifi bu yönde şekillendirmiştir. Ayrıca bu metinlerin oluşturulduğu çağlardaki belirgin güvenlik eksikliği, şölen motifi ile uğursuzluğun bir arada ele alınmasını mümkün kılmış görünmektedir. Gerek anlatıcı olarak Dede Korkut figürüne atfedilen öyküler ve gerekse Tolkien tarafından yaratılan fantastik evren çok farklı zamanlarda ve coğrafyalarda vücuda gelmişlerdir. Her iki metindeki öykülerde de doğaüstü unsurlara yer verilmiş ve adı geçen anlatılar çeşitli yönleriyle pek çok araştırmaya konu olmuştur. Oğuzların epik anlatısı olan Kitâb-ı Dedem Korkud’un ve Tolkien’in yarattığı mitolojinin (legendarium) temel yapıtaşlarından olan Silmarillion’un içinde bulunan öyküler çeşitli paralellikler taşırlar. Bu yazının amacı ise bu iki anlatının şölenler ve şölenlerden sonra yaşanan uğursuz olaylar motifi etrafında karşılaştırmalı bir biçimde okunmasıdır. Bu karşılaştırma Assmann’ın hipoleps kuramı ve Tolkien’in “Öykü Kazanı” benzetmesinden yola çıkılarak yapılmaya çalışılmıştır. Şölenlerin mitik ve arketipik kökenlere sahip bir uğursuzlukla ilişkilendirildiği görülmüştür. Bu bağlamda şölen ve şölenin uğursuzluğuna dair motifin kökenleri araştırılmış, bunların her iki kitaptaki yansımaları örneklendirilmeye çalışılmıştır.
Savaş YILMAZ
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 221-239; doi:10.46250/kulturder.896168

Abstract:
Tarihi süreç içerisinde kadim medeniyetler, devlet düzeninden adaletin sağlanmasına kadar dinin toplum ve yönetim üzerindeki büyüleyici iksirinden faydalanmaya çalışmışlardı. Osmanoğulları da toplumda huzurunun sağlanmasında bu büyüleyici gücün etkisinde kalmışlar, örfî güç ve otoritelerini şerî kanunlarla bezeyerek meşruiyetlerini toplumun genelinde hâkim kılmayı amaçlamışlardı. Ayrıca güç ve iktidarlarını dinî değerlere saygı ve sevgi ile donatarak Hz. Muhammed’in, ehl-i beytine olan hürmetlerini de göstermişlerdi. Onların bu davranışları ehl-i beyte olan sevgi ve saygıyı daha da artırmıştı. Bu durumdan faydalanmaya çalışan müteseyyidler (sahte seyyid ve şerifler); devletin bazı muafiyetlerinden faydalanarak bu durumu gelir kapısı olarak görmüşlerdi. Merkezî yönetim, seyyid ve şeriflik iddiasında bulunanlar hakkında şikâyetler nedeniyle araştırmalar yapılması için başkentte Nakîbü’l-eşrâflık müessesini kurmuştu. Böylece devletin muhtelif yerlerinde kendilerini seyyid ve şerif olarak tanıtarak halkın dinî değerlerini istismar edenlerin halleri taşra yöneticileri vasıtasıyla bu makama bir tezkere ile sorulmuş ve cevabî yazılara göre kararlar verilmişti. Bu bağlamda dinî değerlerin ve toplumsal huzurun sağlanmasında önemli güç olan Nakîbü’l-eşrâflık makamı, din istismarcılarının davranışlarının engellenmesinde önemli görevleri yerine getirmiş ve saltanatın kaldırılmasıyla da kurumsal yapıya son verilmişti. Çalışmanın amacı; Osmanlı idaresinin, Nakîbü’l-eşrâflık müessesesiyle müteseyyidleri tespit ederek dinî değerlerin istismar edilmemesi için almış olduğu tedbirleri belirtmektir. Divân-ı hümâyûna, müteseyyidler hakkında şikâyetlerin yapılması nedeniyle mühimme defterleri araştırmada asıl kaynak olarak belirlenmiştir.
Remzi Soytürk
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 31-54; doi:10.46250/kulturder.877689

Abstract:
1980’lerden itibaren akademinin temel tartışma konularında biri olan “kamusal alan” kavramı, temelini Jürgen Habermas’ın 1962 yılında yayımladığı Kamusallığın Yapısal Dönüşümü adlı eserinden almaktadır. Avrupa toplumunda etkisi artan burjuvazi 18. yüzyılda eleştirel tartışmalar yürüttüğü salon, kafe, kulüp gibi mekânlarda kamusal bir topluluk oluşturur ve bu topluluğun etkisi dergi ve gazetelerin üretiminin artması ile halka doğru yayılır. İnsanların kültürel alışverişlerde bulunduğu bu liberal kamusal alan, 19. yüzyılın sonunda başlayan devrimler ve daha sonrasında devam eden savaşlar ile kesintiye uğrar ve liberal kamusal alan çöker. Osmanlı toplumunda da kahvehaneler ve kıraathaneler ile başlayan, daha sonra Meşrutiyet döneminde artan yayın faaliyetleriyle devam eden kısıtlı bir kamusal alan bulunmaktadır. Osmanlı kadınları yayın faaliyetlerine aktif olarak katılarak kadının kamusal alandaki rolünü güçlendirirler. İlk Osmanlı kadın yazarı Fatma Aliye’nin romanlarının incelendiği bu çalışmada kronolojik olarak ev içerisine hapsolan ve erkek iktidarı karşısında ikincil konumda olan kadından (Hayal ve Hakikat) kamusal alanda gittikçe öne çıkan ve kendi özerk sesine sahip olmaya çalışan kadına doğru (Muhadarat, Refet, Udi) bir geçişi incelenecektir.
Orhan Aytuğ TOLU
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 55-88; doi:10.46250/kulturder.872755

Abstract:
Kent, insanın yerleşik hayata geçtiği dönemden itibaren kurduğu en dikkat çekici yerleşim birimidir. Özellikle Sanayi Devrimi’nin ardından gelişen kentler, sosyal bilimlerden sanata birçok alanın araştırma konusu hâline gelmiştir. Türk edebiyatında kent, Tanzimat Dönemi’nden itibaren eserlerde yer almaktadır. Edebî eserlerimize kentin en yoğun yansıdığı dönem Cumhuriyet Dönemi’dir. Kent, edebî eserlerde bir yerleşim birimi olarak farklı yaklaşımlarla işlenmektedir. Günümüz edebiyatının önemli şairlerinden biri de Ahmet Telli’dir. Şairin eserlerinde kent olgusuna rastlamak mümkündür. Şair, kenti toplumcu gerçekçi perspektifle şiirine yansıtmaktadır. Bugüne kadar Ahmet Telli üzerine yapılan çalışmaların bir kısmında şairin kent algısı hakkında kısıtlı bir inceleme yapılmıştır. Şairin kent algısı üzerine yapılan çalışmaların bazıları da güncelliğini yitirmiştir çünkü bu çalışmaların yapıldığı tarihten itibaren şairin yazdığı şiirlerdeki kent algısında kırılmalar yaşanmıştır. Bir şairin bir kavramı işleyişini/algılayışını ortaya çıkarmanın yollarından biri de onun eserlerini kronolojik sıra içinde incelemektir. Zaman içinde şairin kent algısındaki değişimler bu yolla tespit edilebilir. Bu bağlamda bu çalışmada Ahmet Telli’nin şiirlerindeki kent algısı ele alınmıştır. Şairin kent algısını etkileyen hususlar dikkate alınmış, bu algı dönemlere ayrılarak incelenmiştir. Şairin kent algısını oluşturan kavramlar tablolar ile gösterilmiştir.
Hilal Özdemir
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 137-156; doi:10.46250/kulturder.861710

Abstract:
Anadolu toprakları, tarihin en eski dönemlerinden itibaren yerleşim görmüş ve dünya tarihi açısından birçok önemli vakaya tanıklık etmiş, ilk yerleşim bölgelerinden birisidir. Bölge, sahip olduğu zengin su kaynakları ve ılıman iklimi sayesinde geçmişten bu yana pek çok kavim tarafından tercih edilmiştir. Hititler ise, Anadolu topraklarına MÖ 2. binyılda gelmişlerdir. Bu dönemde Anadolu toprakları ise, herhangi bir halkın egemenliğini altında değildi ve bir otorite boşluğu hâkimdi. Hititler ise, Anadolu toprakları üzerinde bulunan bu otorite boşluğunu fırsat bilerek zamanla güçlenmiş ve köklü bir kültüre sahip olmuşlardır. Oluşturulan bu köklü kültür, o dönemde Anadolu coğrafyasında yaşamış olan insanlar tarafından benimsenmiş, uzun bir müddet varlığını devam ettirmiş ve nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar ulaşmıştır. Bu çalışmanın amacı, uzun bir dönem varlığını sürdürmüş olan Hititlerin sosyal, kültürel ve dini yaşam biçimlerinin günümüz Anadolu’sundaki izdüşümlerini bulmaya çalışmaktır. Hititlerden bugüne kalmasa dahi, Hitit kültürü ve günümüz Anadolu kültürü arasında bazı benzerlikler mevcuttur. Bu benzerlikler ve Hititlerden günümüze kalan adet ve gelenekler çalışmanın içeriğini oluşturmaktadır.
Fırat Gündüz
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 1-13; doi:10.46250/kulturder.828469

Muhammet Mustafa Iyi
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 1-30; doi:10.46250/kulturder.869077

Abstract:
Türkiye’nin dış göç tarihinde Ekim 1961 yılında Almanya ile imzalanan işgücü anlaşması sonrasında gerçekleşen kitlesel işgücü göçleri önemli bir yer edinir. Başta geçici olarak planlanan bu göçler zamanla kalıcı hale dönüşmüştür. Böylelikle Almanya’da neredeyse beşinci nesle ulaşan bir Türk Diasporası varlığı meydana gelmiştir. Aynı zamanda Türkler, Almanya’daki en yoğun yabancı grubu oluşturur. Almanya’ya göç sürecinden gündelik ve çalışma hayatına oradan da ulus-ötesi kimliğin gelişimine dek Türkler Almanya’da birçok farklı tecrübeler edinmiştir. Bu tecrübelerin akademik çalışmalara da kaynaklık edebileceği fikrinden hareketle, bu çalışma, birçok anı ve edebi hikâyeden yararlanarak göçün kültürel kimlik üzerindeki etkisini anlamaya çalışmıştır. Pozitivist görüşlerin aksine romantik ve idealist fikirlerden müteşekkil olan hermeneutik görüşleri benimsemesinden dolayı yazının temelini anılar ve edebi hikâyeler oluşturur. Dolayısıyla Almanya’ya gerçekleşen göçün, oradaki gündelik ve çalışma hayatı ve ulus-ötesi kimliğin gelişimi anılar ve edebî hikâyeler üzerinden takip edildiği bu çalışmada bu sürecin aydınlatılmasından ziyade anlaşılması hedeflemiştir. Bu doğrultuda konuyla ilgili olan çeşitli görüşmelere, bireysel anılara ve romanlara başvurularak göç ve akabinde gelişen süreçler anlaşılmaya çalışılmıştır.
Şenay Kirgiz
Kültür Araştırmaları Dergisi; doi:10.46250/kulturder.869953

Abstract:
Teknolojik anlamda yaşanan her gelişme, toplum üzerinde oldukça etkili olabilmektedir. Medyada bu etkileşim neticesinde yeni bir gelişime doğru ivme kazanır. Günümüzün gazete, radyo, televizyon, dergi gibi basın yayın organları, toplumun ihtiyaçlarını karşılamayı kendine görev edinmeye başlar. Toplum medya tarafından servis edilen bu kurgusal dünyayı gerçek dünyadan ayırt edemez ve hayata bakış açısını bu kurguya göre şekillendirir. Çalışma, 1972 doğumlu Avusturyalı yazar Thomas Glavinic’in Der Kameramörder [Kameralı Katil] adlı romanını merkeze alır. Roman, paskalya tatillerini arkadaşları olan bir çift ile geçirmek için Avusturya’nın eyaleti Stirya’ya giden genç bir çift üzerine odaklanır. Başlarda normal hatta eğlenceli bir seyirde devam eden tatil süreci, bulundukları bölgede yedi ve sekiz yaşlarında olan iki kardeşin cinayete kurban gitmesi ile farklı bir boyuta taşınır. Kameralı Katil romanının medya bağlamında ele alınmasını elverişli kılan şey, romanın ilerleyen evrelerinde öğrendiğimiz üzere katilin tüm cinayet boyunca yaşananları kameraya almasıdır. Cinayet kasetinin özel bir televizyon kanalında yayınlanması ile birlikte cinayet, genç çift ve arkadaşları dâhil herkesin merakla takip ettiği kitlesel bir olaya dönüşür. Protestolar, kaseti yayınlayan özel medya kuruluşu ekseninde yaşanan etik tartışmalar ve hatta siyasi gerginliklere kadar uzanan bu süreçte, herkesin arzuladığı tek ortak şey katilin kimliğinin ortaya çıkmasıdır. Çalışmada, roman özelinde medyaya malzeme olan bir olayın, toplum ekseninde nasıl sansasyonel bir hal alabileceğini örneklemek ve sansasyonel olaylar karşısında romanın topluma, medyaya ve kamuya bakışını ölçmek amaçlanmıştır. Çalışma, metin odaklı bir yaklaşıma sahiptir.
Kemal Çinko
Kültür Araştırmaları Dergisi; doi:10.46250/kulturder.871834

Abstract:
Kendisini yazar, sanatçı, düşünce insanı ve hikâye anlatıcısı olarak tanımlayan Jack Zipes, çok yönlü kişiliğinin yansımalarını akademik sahada da birçok defa başarıyla göstermiş önemli bir bilim insanıdır. Karşılaştırmalı edebiyat alanında uzman olan Zipes, masal araştırmalarına olan adanmışlığı ile tanınmış ve verdiği birçok eserle folklor araştırmalarına önemli katkılar sağlamıştır. Zipes’ın Türkçeye çevrilen iki eserinden biri Dayanılmaz Peri Masalı: Bir Türün Kültürel ve Toplumsal Tarihi adlı eserdir. Zipes bu eserinde kültürel evrimci bir bakış açısıyla peri masalı türünün kültürel ve toplumsal tarihine ışık tutmaya çalışmıştır. Sözlü halk masalları ve edebî masalların arasındaki farklara dikkat çeken yazar, peri masalların farklı sahalarda yapılan yeniden yaratımlarını da odağına almıştır. Peri masalı türünün yüzyıllardan beri neden her çağda popülaritesini koruyan bir tür olduğu sorusuna yanıt arayan Zipes, bunu yaparken basit bir kronoloji vermekten öte türün toplumsal ve kültürel gelişimini ve bu gelişim sürecinde uğradığı değişimleri de gözler önüne sermiştir. Tüm bu özellikleriyle Dayanılmaz Peri Masalı: Bir Türün Kültürel ve Toplumsal Tarihi masal türünün gelişimine merak duyan herkesin görmesi gereken bir eser hükmündedir.
Fatmagül Kizil
Kültür Araştırmaları Dergisi; doi:10.46250/kulturder.874229

Abstract:
Toplumsal cinsiyet algısının Türk edebiyatına yansımaları hakkında yapılan çalışmalar giderek artmakta ve bu algıyı yönlendiren temel olgulardan birinin milliyetçilik olduğu farklı açılardan ele alınmaktadır. Bu çalışmada Türk edebiyatının belirli bir dönemine toplumsal cinsiyet bağlamında erkeklik ve milliyetçilik kavramları doğrultusunda yaklaşan Murat Gür’ün Türk Romanında Erkeklik ve Milliyetçilik (1908-1923) başlıklı çalışması değerlendirilmektedir. Bu doğrultuda öncelikle eserin başlık ve alt başlıkları ayrı ayrı incelenerek eser hakkında bilgi verilmektedir. Ardından ele alınan kavramlar çerçevesinde kitapta yeni bakış açıları ile literatüre yönelik eleştirilere dikkat çekilmiştir. Daha sonra Gür’ün söz konusu çalışmasının erkeklik ve milliyetçilik kavramları çerçevesinde tartışmaya açtığı konuların altı çizilmiş ve eserin alanındaki boşluğu hangi açılardan doldurduğu gösterilmiştir. Kitap hakkında daha önce yapılan incelemelere de değinilen bu çalışmada özellikle Türk romanındaki erkek karakter kurguları ve milliyetçilik kavramı arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğu ve yazarın bakış açısıyla milliyetçilik ve erkeklik arasındaki ilişkinin nasıl görünür kılındığı üzerinde durulmuştur. Böylece eserin Türk edebiyatı ve toplumsal cinsiyet çalışmaları arasındaki yeri tespit edilmeye çalışılmıştır.
Carol Delaney
Kültür Araştırmaları Dergisi; doi:10.46250/kulturder.871747

Abstract:
Babalık kavramı, insan toplumunun evrimi ve örgütlenmesi ile ilgili teorik tartışmaların merkezinde yer almıştır. Bu tartışmalar, bazı çağdaş “ilkellerin” babalığı kabul etmediği ortaya çıkınca yoğunlaştı. Onların doğurganlık inançları, Bakire Doğum ile birlikte, doğaüstü doğumun yaygın temasına örnek olarak sınıflandırıldı. Bu makalede babalık anlamını anlamayan, bu nedenle başkalarının inançlarını çarpıtan ve kendi çıkarımlarımızı gizleyen antropologlar olduğunu iddia ediyorum. Türkiye'deki saha çalışmasından yararlanarak babalığın ortaya çıkarmak, birincil ve yaratıcı rol anlamına geldiğini, anneliğin ise yetiştirme ve taşıma anlamına geldiğini gösteriyorum. Babalığın bu “monogenetik” (tekkaynakçı) anlamı Hristiyanlıkta açıkça belirtilmiştir ve Bakire Doğum tarafından örneklendirilmiştir ancak tek tanrılığın teolojik konseptiyle de tutarlıdır. Benzer şekilde Trobriand Adalılarının ve Avustralya Aborjinlerinin üreme inançları, kozmolojik inançlarıyla tutarlıdır. Bunlar farklı sistemlerdir ancak her ikisi de samimi ve nihai kaygıların tam ortasında, ikisiyle de bütünleşmiştir. Son olarak, babalığın 19. yüzyıldan günümüze kadar teorisyenler için neden bu kadar cazip olduğu sorulmuştur.
Ismail Alper Kumsar
Kültür Araştırmaları Dergisi; doi:10.46250/kulturder.879406

Abstract:
Bu çalışmanın giriş bölümünde argonun ne olduğu, edebî eserde argo kelime ve tabirin neden hoş görülmediği sorularının cevabı aranmıştır. Birinci bölümde argonun Türk edebiyatındaki serüveni genel hatları ile tanıtılmış ve edebiyatımızdaki zihniyet dönüşümüne bağlı olarak argonun günümüze yaklaştıkça edebî metinlerde kendisine daha fazla yer bulabildiği tespit edilmiştir. İkinci bölümde ise 1938 yılının Mayıs ayı boyunca gazetelerde devam eden bir argo tartışması ele alınmıştır. Bu tartışma, argonun edebî eserdeki konumu hakkında iki farklı görüşü yansıtmaktadır. Tartışmanın bir cephesini teşkil eden Peyami Safa, Yaşar Nabi ve Orhan Seyfi’nin içinde bulunduğu ilk grup edebî metinlerde argonun kullanımına belli şartlar dâhilinde ve sınırlı biçimde cevaz verirken Nurullah Ataç, Vâlâ Nurettin ve Sabiha Zekeriya Sertel dâhil olduğu grup edebî metinlerde kelime sınırlaması yapılmasına karşı çıkmışlardır. Çalışmada, tartışmanın yaşandığı yıllarda yeni yeni parlamaya başlayan Garip Hareketi’nin edebî dilde yapmaya çalıştığı değişimin bu tartışma için nasıl bir zemin teşkil ettiğine de değinilmiştir.
Mustafa Sever
Kültür Araştırmaları Dergisi; doi:10.46250/kulturder.872638

Abstract:
Yaşanan süreçte teknolojinin imkânları kullanılarak iletişim araçlarından haberler, reklamlar, diziler, vd. yollarla yayılan bilgi, davranış ve yaşama şekli örnekleri, toplumsal yaşamı biçimlemektedir. Çok uluslu şirketler marifetiyle gelişmiş kapitalist ülkelerin kültürü ve dolayısıyla değerler sistemi dünyada hâkim kültür şekline dönüşmektedir. Batı ülkelerinden dünya ülkelerine güler yüzlü bir edâ ile sunulan tüketim kültürünün hâkimiyetindeki insanların ihtiyaçları da tabiî olmaktan anormalliğe yönelmektedir. Tabiî ihtiyaç, insanın karşılamadığı zaman bedenen ve zihnen üreticiliğinden uzaklaşacağı, kendine, ailesine ve topluma karşı ödev ve sorumluluklarını yerine getiremeyeceği yokluktur, sıkıntıdır. Kişinin istek, arzu ve özenmesiyle meydana gelen ihtiyaçlar ise, yapay ihtiyaçtır, lükstür. Yaşanılan süreçte insan, hayatını insanca, tabiî şekilde sürdürmek yerine, tüketmek için yaşayan bir varlığa dönüşmektedir. Bu süreçte çok uluslu şirketler, insanların sahip olma, tüketme, statü elde etme, vd. isteklerini canlı tutarak küresel ölçekte üretilen ürünlerin tüketilmesini sağlamaktadırlar. Moda ve reklamlar yoluyla gereksiz, olmasa da olur türünden insan isteklerini, insanların temel ihtiyaçlarıymış gibi sunan ekonomik yapı, böylelikle kendi işleyişini de sağlamaktadır. Bu durum karşısında akıl, mantık, inanç ve irade sahibi her insanın ihtiyaçlarını doğru teşhis etmesi, “gönüllü basitlik yaklaşımı”nı benimsemesi gerekir. Bu yolla çevreye (insana ve tabiata) saygılı ve koruyucu etkinlikte bir tüketim gerçekleşecektir; ki bu da insanî olandır. Çalışmamızda, ihtiyaç ve tüketim kültürü ilişkisi, tüketici davranışları üzerindeki etkenler irdelenecektir.
Oğulcan Çelik
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 175-185; doi:10.46250/kulturder.866788

Abstract:
Bu makale, popüler olarak Vikingler olarak bilinen erken Ortaçağ İskandinav halkları arasındaki eşcinselliğin kanıtlarını incelemeyi önermektedir. Ortaçağ’dan kalan İz-landa ve Norveç'ten çeşitli edebi, yasal ve dini kaynaklar, Vikinglerin eşcinselliğe yönelik tutumlarına dolaylı bir pencere sunmaktadır. Bunlar arasında Njal's Saga, Ljósvetninga Saga, Kristni Saga, Gisla Saga, Biskupa Sögur Íslenska Bókmenntafélag ve Fóstbræðra Saga gibi destanların yanı sıra Eddaic şiirleri Lokasenna ve Þrymskviða yer almaktadır. Bu edebi tanıklık, Gulathing Yasası ve Gray Goose Yasaları'nın (Gragas) yanı sıra Staðarhólsbók ve Icelandic Homily Book'dan gelen kanıtlarla desteklenmektedir. Eşcinsellik Eski İskandinav dilinde "nið" olarak adlandırılmaktadır ve bu terim belirli eylemlere veya davranışlara göre değişmektedir. Destanlarda "nið" kelimesi bir korkak, cinsel sapık ya da bir eşcinsel olduğunu belirtmek için farklı an-lamlarla çeşitli şekillerde kullanılmıştır. Kelime çoğunlukla Vikingler için aşağı yukarı eşanlamlı olan korkak ve eşcinsel anlamında kullanılmıştır.
Göksenin Abdal
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 186-216; doi:10.46250/kulturder.855549

Abstract:
Bu çalışmanın amacı, Encore Yayınevi tarafından 2014 yılında Mehtap Gün Ayral çevirisiyle yayınlanan Katharine Burdekin’in feminist spekülatif eseri Swastika Geceleri’nde [Swastika Night] (1937) çevirmen görünürlüğünü/görünmezliğini tartışmaktır. Çalışmanın birinci bölümünde, feminist spekülatif yazın kısaca tanıtılmakta ve feminist spekülatif yazın eserlerinin çevirisinde öne çıkan unsurlara (biçem, biçim, sözcük seçimi, belirli bir alana özgü jargon kullanımı, vb.) yer verilmektedir. Çalışmanın ikinci bölümünde, Lawrence Venuti’nin kuramsal bakış açısından hareketle şeffaflık ile akıcılık, yerlileştirme ile yabancılaştırma, görünürlük ile görünmezlik ikiliklerine dair kuramsal bir çerçeve çizilmekte, bu kavramların çeviri kararları bağlamında olası yansımaları ele alınmaktadır. Çalışmanın üçüncü bölümünde ise, Swastika Geceleri çevirmeni Mehtap Gün Ayral’ın kararları üç başlık altında değerlendirilmektedir: Birinci alt başlıkta, biçimsel düzeyde kararlara, ikinci alt başlıkta, sözcük düzeyinde kararlara, üçüncü alt başlıkta ise sözdizimi düzeyinde kararlara odaklanılmaktadır. Böylece, feminist spekülatif bir metin olarak öne çıkan Swastika Geceleri’nin çevirisinde hangi unsurların önem kazandığı, söz konusu unsurların çevirisinde alınan kararların çevirmeni daha görünür/görünmez kılıp kılmadığı sorularına yanıtlar aranmıştır. Yerlileştirme ve yabancılaştırma stratejileri bağlamında alınan çeviri kararları incelendiğinde, çevirmen Mehtap Gün Ayral’ın öznel kararlar almaktan çekinmediği ve bir çevirmen-yazar profili oluşturduğu gözlemlenmiştir.
Esma Nur Çetinkaya Karadağ
Kültür Araştırmaları Dergisi; doi:10.46250/kulturder.854802

Abstract:
Stefan Zweig, Bir Yüreğin Çöküşü öyküsünde karısına ve kızına yabancılaşan yaşlı bir iş insanının hayatından kesit sunar. Tüm hayatını ailesinin maddi refahı için hırsla çalışarak geçiren Salomonsohn, karısının ve kızının kendine ihanet ettiği düşüncesiyle derin bir boşluğa düşer ve tüm yaşamını acı çekerek sorgulamaya başlar. Toplumun kendisine verdiği baba ve koca rollerini başarılı bir şekilde yerine getiren Salomonsohn ailesinin taleplerini yerine getiren biri olmaktan öteye gidememiştir. Ailesinin ondan gizli bir hayatının var olabileceği ihtimali bedensel olarak zayıf olan karakteri ruhsal olarak da zayıflatır. Bu çalışmanın amacı kendini ve dünyayı hayatının son anlarında büyük bir hayal kırıklığıyla sorgulayan yaşlı adamın içsel dünyasına psikanalitik bir gözlem yapmaktır. Bu gözlemi yaparken Jean Paul Sartre’ın varoluşçuluk yorumundan, Sigmund Freud’un fallik ve Carl Jung’un gölge kavramlarından faydalandım. Varoluşçu psikiyatrinin Türkiye’deki öncü isimlerinden Engin Geçtan’ın bu konudaki yazılarına referanslar vererek olay örgüsünü ve karakter analizini yaptım. Zweig’ın bu öyküde dikkat çektiği şey modern bireyin dünyası tesadüfen öğrendiği bir gerçekle alt üst olabilmektedir ve ilişkileri sağlam bir zeminde götüren şey aslında insanların taktığı maskelerdir. Modern dünyada tüm ilişkiler geçicilik ve kırılganlık temellidir.
Ekin Şen
Kültür Araştırmaları Dergisi; doi:10.46250/kulturder.863659

Abstract:
Üstsöylem, alanyazında üreticinin (yazarın ya da konuşucu) metnin alıcısı (okur ya da dinleyici) tarafından nasıl anlaşılacağına yönelik gösterdiği yol, önermesel içeriğe herhangi bir katkı sağlamayan ancak içerikteki bilgiyi alıcının anlama, yorumlama ve değerlendirme gibi süreçlerine katkı sağlayan dilsel özellikler biçiminde tanımlanmaktadır. Buna göre önermesel ve üstsöylemsel anlamın toplamı olarak ele alınabilecek metinde, üreticinin bilgiyi düzenlemek için uyguladığı stratejiler, metindeki önermelere karşı duruşu ve metnin alıcısıyla girdiği etkileşim üstsöylem çalışmalarının temelini oluşturmaktadır. Bu çalışmada üstsöylem kavramının ne olduğunun ortaya konması amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda alanyazında yapılan üstsöylem tanımları, üstsöylemin özellikleri, üstsöylemin metin içinde üstlendiği işlevler üzerinde durulmuştur. Bunun yanı sıra alanyazındaki üstsöylem modelleri, bu modellerdeki sınıflandırmalar ve alanyazında en sık kullanılan kişilerarası üstsöylem modelindeki ulamlar, üstsöyleme bakış açısı ve altulamların özellikleri ayrıntılı biçimde tanıtılmıştır. Bundan sonra ise Türkçe alanyazında Türkçe üzerine yapılan üstsöylem çalışmalarının özellikleri ve gösterdikleri yönelim açıklanmış, genel olarak üstsöylem çözümlemelerinde ortaya çıkan birtakım sorunlar ve belirsizlikler değerlendirilmiştir.
Esra Sayin
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 121-133; doi:10.46250/kulturder.867118

Abstract:
Zemin döşemeleri, en eski uygarlıklardan günümüze kadar, ihtiyaçlar ve mimari mekânlara estetik değerler katma amacı ile daima var olmuştur. Hem estetik kaygılar hem de kullanım avantajları gözetilerek mimari mekânlarda uygulanan döşemelerin pek çok farklı tekniği vardır. Bu çalışmada, özellikle Geç Antik Çağ’da popülerliği artan opus spicatum döşemelerinin teknik ve işlevsel özellikleri ile tercih edildiği kullanım alanları değerlendirilmiştir. Çalışma kapsamında, opus spicatum döşemelerin teknik özellikleri incelenmiş ve uygulama ölçütleri bulundukları mekânlarla birlikte değerlendirilmiştir. Döşemelerin tercih edildiği mimari yapıların tipolojik ve kronolojik değerlendirmeleri ile işlevsel özellikleri ortaya çıkartılmaya çalışılmıştır. Böylece işlevsellik temelindeki mekân-döşeme ilişkisi tespit edilerek bugüne kadar gerçekleştirilen benzer çalışmalar ve arkeolojik bulgular çerçevesinde değerlendirilmiştir. Ayrıca, Anadolu ve Anadolu dışındaki opus spicatum döşemelerinin de incelenmesi ile döşemenin kökeni ve gelişiminin yanı sıra Anadolu coğrafyasındaki önemi de ortaya çıkarılmıştır. Sonuç olarak, opus spicatum tekniğindeki zemin döşemelerinin teknik özelliklerinin, yapımında tercih edilen pişmiş toprak malzemenin hammadde özellikleri ile de bağlantılı olacak şekilde; yüksek mukavemet, dış etkenlere karşı dayanıklılık ve hijyen avantajı olduğu tespit edilmiştir.
Nagihan Çakar Bikiç
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 75-91; doi:10.46250/kulturder.840959

Abstract:
Sinema sanatı ele aldığı ve konu edindiği kavram, yaklaşım ve olaylarla ilgili bağlı bulunduğu toplumun bakış açısını yarattığı temsiller üzerinden izleyiciye -dolaylı veya dolaysız bir biçimde- iletmektedir. Sinemanın bu işlevinden hareket eden bu çalışmanın amacı, eğitim sistemini ve bunun sonuçlarını odak noktası olarak belirleyen Üç İdiot filmini eleştirel bir perspektifle analize tabi tutmak ve filmin düşünsel olarak ana izleğini oluşturan “Bankacı Eğitim Modeli”nin öğrenciler üzerinde yarattığı olumsuz etkileri ve travmaları filmde yer alan temsiller üzerinden tespit etmek ve aktarmaktır. Bu amaçla filmde yer alan öğrenci, öğretmen ve öğrenci-öğretmen ilişkisi temsilleri çerçeveleme çözümlemesi yöntemi ile değerlendirilmiş ve ortaya çıkan veriler analiz edilmiştir. Çalışmada filmde yer alan temsillerin değerlendirilmesi sonucunda baskıcı ve otoriter toplumlarda geleneksel eğitim anlayışına uygun düşen Bankacı Eğitim Modeli’nin öğrencileri pasifleştirdiği, edilgen bir nesne olarak konumlandırdığı ve öğrencinin sorun karşısında yaratıcı çözümler sunma yeteneğine ket vurduğu gözlemlenmiştir. Bu model yerine Brezilyalı eğitimci ve filozof Paul Frierie’nin önerdiği probleme dayalı eğitim modelinin özgür ve eleştirel bakış açısına sahip bireylerin yetişmesinde etkili ve başarılı bir model olduğu tespit edilmiş ve bunun nedenselliği üzerine geliştirilen düşünceler paylaşılmıştır.
Tuncay Bolat
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 105-120; doi:10.46250/kulturder.853733

Abstract:
Osmanlı-Türk modernleşmesi, başlangıcından itibaren güçlü bir Doğu-Batı çatışması içinde ilerlemiştir. Bu çatışma, Tanzimat sonrası Türk edebiyatının da ana konularından biri olmuştur. Osmanlı döneminde gelenekle modernliği uzlaştırma çabası ön plandadır. Cumhuriyet’in ilanıyla modernleşme, devrimci bir kimlik kazanır. Fakat devletin kendini Batılı bir ulus devlet olarak sunması, geniş halk kitlelerinin yaşamında belirleyici olan geleneği ortadan kaldırmaya yetmez. Devrimler, merkezdeki eğitimli kadrolar arasında ve büyük şehirlerde benimsense de nüfusun büyük çoğunluğunu barındıran taşrada açık ya da örtük bir dirençle karşılaşır. Merkez ve çevre/taşra arasındaki bu fark, Osmanlı-Türk modernleşmesinin temel çatışması olan Doğu-Batı farklılığının yeni bir görünümüdür. Son dönem Türk edebiyatında sohbet üslubu ve özgün taşra yaklaşımıyla öne çıkan Mustafa Çiftci’nin “Elif, Tina, Tolga” hikâyesi, Cumhuriyet döneminde oluşan ve günümüzde anlamını yitirmiş olan bu merkez-çevre karşıtlığı üzerine kurulmuştur. Bir kısmı Türkiye’nin taşrasında, bir kısmı ise dünyanın önemli merkezlerinden Londra’da geçen hikâye, Çiftci’nin mekân bağlamında taşranın sınırlarını aşmayan diğer metinlerinden ayrı bir noktada durmaktadır. Bu makalede öncelikle Doğu-Batı çatışmasının merkez-çevre karşıtlığına eviriliş süreci üzerinde durulmuş; ardından 2000’li yıllarda değişen merkez-çevre ilişkileri içinde yazarın konumuna temas edilmiştir. Sonrasında “Elif, Tina, Tolga” hikâyesi, merkez-çevre, Doğu-Batı ve oryantalizmin farklı görünümleri bağlamında analiz edilmiştir.
Ayşe KURTİPEK, Dilek Akbulut
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 155-174; doi:10.46250/kulturder.857828

Abstract:
At, eski çağlardan sanayi devrimine kadar toplumlarda çok önemli bir değer olmuştur. İnsanlık tarihinde birçok toplulukta simgeleştirilmiş ve gıda, yük taşıma, ulaşım, savaş, hobi vb. alanlarda insanlığa hizmet etmiştir. Tarihimizde önemli yere sahip olan atların kullanımını kolaylaştırmak için eyer, üzengi, koşum takımları gibi atın kullanıcısı ile at arasındaki bağı sağlayan binicilik takımları mevcuttur. Eski topluluklar için at çok önemli bir figür olmasıyla beraber atların ve binicilerin üzerine giydikleri eşyalar da ön planda olmuştur. Birçok kültürel değeri üzerinde taşıyan bu aksesuarlar da zaman içinde değişime ve dönüşüme uğramıştır. Sanayi devriminde buhar motorunun icadı ile birlikte günümüzün vazgeçilmezi olan motorlu taşıtlar tasarlanmaya başlamıştır. Özellikle yük taşıma ve ulaşım amacıyla çok sık kullanılan atların yerini motorlu taşıtlar almıştır. Atların kullanım değerini kaybetmesi nedeniyle at malzemeleri yapan saraçlık sektörü de değişime uğramıştır. Günümüzde bazı saraç ustaları spor ve hobi amaçlı binilmeye devam eden atlar veya giyim sektörü için özel deri ürünler çalışarak zanaatını sürdürmektedir. Atlarla benzer amaca hizmet eden motosikletlerin tarihsel gelişimi ve motosikletler için kullanılan aksesuarlar ele alındığında aralarında ortak özellikler olduğu görülmektedir. Sanayi devrimi sonrasında ortaya çıkan bisiklet ve motosiklet denemelerinde at figürünün izlerine rastlanmaktadır. Ayrıca atlara özgü önemli eşyalardan eyer, koşum ve binicilik takımları incelendiğinde motosiklet kültürüne yansımaları ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada biri doğarken diğeri yok olan at ve motosiklet kültürleri arasındaki ilişki ele alınmıştır.
Rugeş DEMİR
Kültür Araştırmaları Dergisi; doi:10.46250/kulturder.844201

Abstract:
Melek Özlem Sezer, “Masallar ve Toplumsal Cinsiyet” adlı çalışmasında toplumsal cinsiyet farkının masallardaki yansıması üzerinde durmakta, masalların çocuklara hitap eden basit anlatılar olarak görülmesine karşı çıkmaktadır. Masallarda bilinçaltı simgeler ve genetik hafıza kullanılarak ataerkil, evlilik, bekâret, güzellik ve rekabet gibi unsurlar çerçevesinde bireylere kültürel kod haritası çizildiği ifade edilmektedir. Sezer, ayrıca masallardaki olay örgülerinde cinsiyete bağlı söylem ve davranışların önemine değinmekte ve konuyla ilgili örnekler vermektedir. Eser, masal araştırmaları üzerine çalışma yapacak olanlara ve bu alana ilgi duyan okuyucular için masalın ideolojisi hakkında önemli bilgiler içermektedir. Melek Özlem Sezer, bu çalışmasıyla “2010 Oğuz Tansel Halkbilimi Ödülü”nü almıştır. Masalları toplumsal cinsiyet bağlamında değerlendiren Sezer, masalların tüm yazın türleri içerisinde geleneğe en çok bağlı kalınarak sürdürülen tür olduğunu ve çağın değişimleri çok gözetilmeden devam ettirildiğini söylemektedir. Genellikle kadınların masallarda hep çekinen, başına kötü şeyler gelen, korkan, düşündüklerini doğrudan söyleyemeyen kişiler olduklarını ve dışlandıklarını ifade etmektedir. Bir masal analizi olarak tasarlanmış olan kitap kanaatimizce oldukça kapsamlı ve çözümleyici bir incelemeye dayanmaktadır.
Oğuz Öztosun
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 1-30; doi:10.46250/kulturder.846001

Abstract:
Polonya toplumu, Polonya’nın 10. yüzyılda kuruluşunun hemen ardından Katolik inanışa geçilmesiyle beraber Katolik değer yargılarıyla sarmalanmaya başlamıştır. Bu nedenle, Polonya’daki Katolik kimliğin kökleri Polonya tarihinin kuruluş aşamalarına inilecek kadar derindir. Polonya kültürünün ve toplumsal hayatın ayrılmaz bir parçası olan Katoliklik, tarihsel gelişmelerin sonucu olarak Polonya’da toplumsal sorunlara karşı reaksiyon göstermede en güçlü kurum olma niteliği kazanmıştır. Katolikliğin bu denli güçlü bir konum elde etmesi Polonya’nın uygarlık bölgeleri arasında kalan coğrafi ve kültürel konumuyla doğrudan ilişkilidir. Doğu-Batı meselesinde kendisini Batı ilişkileri içinde görme tutumuna sahip Polonya, bu bağı dini ve kültürel olarak Katolik olmakla meşrulaştırır. Ancak modernleşme hareketlerinin Batı’da başladığı şekilde Polonya’da görülmemesi, Polonya’nın Batı’dan uzaklaşmasına neden olan kültürel kopuş sürecini başlatmıştır. Polonya Katolikliğinin toplumsal sorunları çözmede oynadığı anahtar rol, ilerleyen süreçte karşılaşılan benzer toplumsal sorunların ortaya çıkmasına tek başına engel olamamaktadır. Bu durum, paradoksal bir durum ortaya çıkarır. “Polonya paradoksu” olarak kavramlaştırılabilecek bu toplumsal olgu, Polonya’daki devletleşememe sorunu ve dinin sorunların üstesinden gelinmesinde yeterli olamaması gerçeğini doğurmaktadır. Aslında paradoksu besleyen ana neden Polonya’nın modernleşme sorunudur ve Polonya modernleşmesi eşikte kalmaktadır. “Eşikteki modernleşme” olarak ifade edilebilecek olan bu olgu Polonya’nın paradoksal döngüsüne ışık tutmaya yaramaktadır.
Ertuğrul Karakuş
Kültür Araştırmaları Dergisi; doi:10.46250/kulturder.840418

Abstract:
Gagauz Türklerinin edebiyatı, Türkçe edebiyat sahaları içerisinde tanınırlık bakımından dezavantajlı bir durumdadır. Bunda hem kendi alfabelerine geç kavuşmaları hem de bundan dolayı yazı-edebiyat dilinin geç oluşması etkilidir. Bu ülkeler ve Türk topluluklarıyla edebî bağlantıların geç kurulması, Türkiye’de özellikle dil ve edebiyat alanında genel olarak Türkiye dışındaki Türk edebiyatlarına layıkıyla yer verilmemesi gibi nedenler de bu tanınırlık derecesini olumsuz etkilemiştir diyebiliriz. Gagauz şair Valentina Bujilova’nın Soluyan Sözlär kitabında yer alan 214 adet şiirin 42 adedi çocuklara yöneliktir. Bu sayı, Gagauz Türkleri çocuk edebiyatının Türkiye’de tanıtımı için önemli bir edebî eser varlığına işaret etmektedir. Sanatçı filoloji eğitimi almış, hayatı boyunca Gagauz Türkçesi ve Rusça öğretmenliği yapmış, ders kitabı yazarlığı yapmış, birçok ödüle layık görülmüştür. Bütün şiirlerinde olduğu gibi çocuk şiirlerinde de “inanç”, “sevgi” ve “çocuk” olmak üzere üç unsur ön plana çıkar, sevginin ise başat unsur olduğu rahatlıkla görülebilir. Bir diğer özellik olarak da şiirlerin dar bir kavram dünyasına sıkışmaması; böcekten kuşa, dostluktan bilgiye kadar geniş bir anlam çerçevesinde kaleme alınmış olmasıdır. Gagauz Türkçesinin duru ve akıcı bir şekilde kullanılması ve zengin kelime hazinesi ise onun çocuk şiirlerine mühim bir görev yüklemektedir. Onun çocuk şiirleri, eğitimle geçen hayatının da etkisiyle “çocuğa görelik ilkesi”yle genel olarak örtüşen eserlerdir.
Berna Ayaz
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 68-80; doi:10.46250/kulturder.789917

Mustafa Kisakol
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 48-67; doi:10.46250/kulturder.778597

Hasan Turgut
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 1-23; doi:10.46250/kulturder.778335

Filiz Güven
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 81-96; doi:10.46250/kulturder.783463

Hüseyin Uçar
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 24-47; doi:10.46250/kulturder.779430

Aziz Şeker
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 148-165; doi:10.46250/kulturder.824005

Can Bulubay
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 127-145; doi:10.46250/kulturder.812296

Umut Şah
Kültür Araştırmaları Dergisi; doi:10.46250/kulturder.819362

Ioannis Manos
Kültür Araştırmaları Dergisi pp 232-248; doi:10.46250/kulturder.829784

Page of 2
Articles per Page
by
Show export options
  Select all
Back to Top Top