Refine Search

New Search

Results: 87

(searched for: publisher_group_id:13735)
Save to Scifeed
Page of 2
Articles per Page
by
Show export options
  Select all
Ibrahim Durmaz
International Journal of Social Inquiry; https://doi.org/10.37093/ijsi.1124717

Abstract:
Bu makale, Türkiye'deki çağdaş İslam düşüncesiyle bağlantılı olarak Müslüman düşünürler tarafından kullanılan "İslam medeniyeti" kavramını incelemektedir. Şüphesiz İslam Medeniyeti kavramı, Türkiye'de Çağdaş İslam Düşüncesi içindeki en tartışmalı kavramlardan biridir. Bu bağlamda makalenin temel argümanı, İslam medeniyeti söyleminin Türkiye'deki üç kuşak Müslüman aydınların söylemleri üzerinden eklektik/savunucu bir medeniyet algısından ötekileştirici/dışlayıcı bir konuma ve bu noktadan ontolojik farkındalığa doğru evrildiğidir. Çalışmada I. neslin İslam Medeniyeti kavramını savunmacı ve eklektik bir üslupla incelediği; II. neslin İslam Medeniyeti kavramını Batı’nın karşısına farklı ve bambaşka bir çözüm arayışı çerçevesinde ele aldığı, III. neslin ise kavramın sosyo-kültürel tutarlılıklara dikkat ederek bir açıklama getirme isteğinde oldukları savunulmuştur. Bu değişim süreci, Mehmet Akif Ersoy, Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi gibi ilk nesil; Necip Fazıl Kısakürek, Nurettin Topçu ve özellikle Sezai Karakoç gibi ikinci nesil ve İsmet Özel ve Ali Bulaç gibi üçüncü nesil Müslüman aydınlar üzerinden incelenmiştir. Makale, yukarıda adı geçen düşünürlerin yazılarından hareketle Türkiye özelinde “İslam medeniyeti” kavramının yol haritasına küçük bir katkı sunmayı amaçlamaktadır.
Serkan Kiliç, Büşra Tutan
International Journal of Social Inquiry, Volume 15, pp 223-250; https://doi.org/10.37093/ijsi.1080401

Abstract:
Advances in information and communication technologies have led to the growing and adoption of alternative channels to carry out transactions between retailers and consumers. This has encouraged the transition to a omnichannel strategy focused on the synergy and integration of existing channels, so retailers can improve the seamless customer experience, reduce data incompatibility and overcome the hassle of independently managing multiple channels. The main feature of the installation and performance of the omnichannel system is to ensure the quality of channel integration. In this context, the study aimed to determine the omnichannel integration quality that is essential for consumer service quality assessment and to investigate the impact of these dimensions on consumers purchase intention. The study was conducted through an online survey method, with the participation of 459 consumers. According to results obtained from SPSS and Smart PLS software, it is found that the omnichannel integration quality consist of channel service configuration, content consistency, process consistency, assurance and channel reciprocity quality dimensions. According to structural equity modeling anaysis results performed with Smart PLS program, quality of assurance, channel service configuration and process consistency dimensions have significant effects while channel reciprocity and content consistency quality dimensions have no significant effects on consumer purchase intention.
Zuhal Çalik Topuz
International Journal of Social Inquiry, Volume 15, pp 209-222; https://doi.org/10.37093/ijsi.1057363

Abstract:
Gazze Şeridi, Kudüs’ün sahip olduğu kültürel ve dini özelliklerden yoksun olmasına rağmen her dönem tarım ve ticaretin merkezi konumunda olmuş ve bu yüzden sık sık imparatorlukların askeri çatışmaları arasında kalmıştır. Günümüzde ise Filistin ve İsrail arasında siyasi ve askeri çatışmanın odak noktası haline gelmiştir. 2005 yılında, İsrail’in tek taraflı olarak Gazze’den çekilmesinin ardından geçen 17 yıl boyunca, İsrail çeşitli gerekçelerle Gazze’ye yönelik operasyonlarda bulunmaya devam etmiş ve 2008-2021 yılları arasında dört şiddetli saldırıyla iki taraf arasındaki savaşta asimetrik güç dengesi daha net bir şekilde gün yüzüne çıkmıştır. Çalışmada İsrail’in 2005 yılında neden çekilme kararı aldığı sorusunun yanıtı aranmakla birlikte çekilme kararının ardından geçen 17 yıl boyunca bölgedeki operasyonlarının seyri takip edilerek bir bütünlük oluşturulmaya ve gelinen noktada Gazze’nin hukuki statüsü değerlendirilmeye çalışılmaktadır.
Onur Gürel
International Journal of Social Inquiry, Volume 15, pp 195-208; https://doi.org/10.37093/ijsi.974910

Abstract:
1991 yılı Aralık ayı itibariyle sona eren Soğuk Savaş sürecinin akabinde George Bush, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) süper güç olarak “yeni dünya düzeni” içerisinde yerini alacağını belirtmiştir. Bush dönemi sonrası, Demokrat Parti adayı olarak başkan seçilen Bill Clinton, yeni düzen dizaynının gereklilikleri çerçevesinde, bir yol haritası oluşturmuştur. Realist parametreler ile hareket etmiş olan Bush yönetiminin aksine Clinton göreve gelir gelmez, güvenlik ve terör politikaları konusunda idealist bir bakış açısıyla hareket edileceğine dikkat çekmiştir. Clinton bu durumu, uluslararası örgütler, müttefikler ve diğer devletler ekseninde “sert güç”ten “yumuşak güç”e geçiş olarak değerlendirmiştir. Bu bağlamda, 1990 yılı Ağustos ayında başlayan Körfez Savaşı’ndan itibaren ortak müttefik anlayışıyla sürdürülen Türkiye-ABD ilişkileri, Clinton dönemi ile birlikte yakın işbirliği hedefli olarak ilerlemiştir. Türkiye’nin, Irak Savaşı sırasında oynadığı etkin rol ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) kapsamında ABD’nin yanında yer alması, Clinton dönemi itibariyle ilişkileri, kimileri tarafından kabul görmüş olmasa da “stratejik ortaklık” boyutuna taşımıştır. Çalışma, Clinton’un başkanlık dönemi içerisinde, Türkiye ile ABD’nin birbirlerine karşı aldıkları pozisyonu, dış politika analizleri üzerinden, realist konstrüktivist analitik bakış açısı doğrultusunda değerlendirmeyi amaçlamıştır.
Elif Bengi Akkuş Elmali
International Journal of Social Inquiry, Volume 15, pp 157-176; https://doi.org/10.37093/ijsi.961411

Abstract:
Neoliberal policies, which have been revived since the 1980s with transnational production / trade and empowering capitalist goals, it aims to integrate the entire sphere beyond differences into a higher social sphere in order to realize its economic and political objectives by emphasizing the importance of organizing the social sphere. This new era, unlike the classical modern era, incorporates societies into the global society with their own consent and differences without categorizing and marginalizing them in bilateral contrasts. Thus, neoliberal globalization makes possible a pattern in which heterogeneity and a multicenter structure are visible. But at the same time, all these differences, combined with its worlds of meaning and symbol within the global society, actually begin to turn into it or hybridize at some point. Although the new paradigm, the neoliberal global era, has shaken the euro-centralist foundations of modernity with its chaotic and fragmented structure, it has not completely detached from it in the intellectual and social context. In this context, according to Arif Dirlik, who criticized this new order on the concept of "global modernity", neoliberal globalization imagines the world as a multicenter structure in which multiplicity is visible, while at the same time trying to gain and control the belongings of subjects and societies in order to control the movements brought about by these differences, and reveals integration synonymous with fragmentation. In this case, although globalization has risen above the deconstruct of modernity, it has not gone beyond reinterpreting it, and thus alternative discourses have remained superficial.
Şura Ünver, Cihad Demirli
International Journal of Social Inquiry, Volume 15, pp 143-156; https://doi.org/10.37093/ijsi.944705

Abstract:
Günümüz modern aile yapısında kadın ve erkek rolleri, eğitim seviyesinin yükselmesi ve her iki eşin çalışmasına bağlı olarak geleneksel düzenden ayrışıp daha eşitlikçi yönde paylaşılmaktadır. Buna rağmen ailede para kazanma rolünün kadın ve erkek arasındaki paylaşımı, ev içi rollerin paylaşımını aynı oranda artırmamaktadır. Bu bağlamda çalışma, beyaz yakalı çalışan evli kadın ve erkeklerin aile içi rol paylaşımının toplumsal cinsiyet rol algısı bağlamında incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Nitel araştırma yöntemlerinden yarı yapılandırılmış görüşme tekniği kullanılarak yürütülen bu çalışmada kartopu örnekleme yöntemi kullanılmıştır. Veriler, temalara ayrılarak yorumlanma sürecini içeren yöntemlerden olan betimsel analiz ile çözümlenmiştir. Çalışma grubunu çocuk sahibi ve çalışan 10 evli çift olmak üzere toplamda 20 katılımcı oluşturmaktadır. Araştırma sonucunda, ailede her iki eşin çalışması karar alma durumu ve rollerin paylaşılması noktasında geleneksel rol anlayışıyla kıyaslandığında eşitlikçi yönde anlamlı bir artış olduğu görülmektedir. Buna rağmen ev içi rollerin büyük çoğunluğunun kadında ve ev dışı sorumlulukların büyük çoğunluğunun erkekte olması toplumsal cinsiyet rol algısının içselleştirilmiş olduğundan kaynaklandığı gözlemlenmektedir.
Nihal Metin
International Journal of Social Inquiry, Volume 15, pp 127-142; https://doi.org/10.37093/ijsi.1017831

Abstract:
XVIII. yüzyıl Anadolusu’nda reayanın göç etmesinin nedenlerinden biri de bölgedeki nüfuz sahibi mütegallibelerdi. Eğinli İshak Paşa da bunlardan biriydi. Nitekim paşanın ele geçirdiği Arapgir sancağına dair bir hükümde, ahalinin malikâne olarak yönetilmeye başladıkları günden itibaren rahat görmediği ve bir süre sonra da dağılmaya başladığı ifade edilmekteydi. Bu makalede, Arapgir Sancağı Mutasarrıfı Eğinli İshak Paşa’nın eşkıyalıktan paşalığa giden sürecinin bölgedeki sosyal ve idarî alanda etkileri incelenmektedir. Uzun yıllar Eğin ve Arapgir ahalisinin kendisi hakkında İstanbul’a şikâyette bulunduğu paşa, hakkında çıkan pek çok yakalama emrine rağmen bir türlü ele geçirilip cezalandırılamamıştır. Mahkemeler ve evler basmış, vergi yolsuzluğu yapmıştır. Ancak bazen suçunu inkâr edip af dilemiş, bazen nüfuzlu akrabalarına sığınarak onlardan yardım almış, bazen de bölgedeki Kürt aşiretlerden aldığı destekle kendisini yakalamaya gelen valilere karşı koymuştur. Bölgenin malikâne olarak tasarrufunu ele geçirdiğinde ise yalnızca maddî bir güce sahip olmamış, idarî olarak da nüfuzunu arttırmıştır. Paşanın hayatı boyunca huzur görmeyen ahali, ölümünden sonra dahi kurtulamamış, bu defa da malikânesinin zaptı için bölgedeki diğer mütegallibeler birbirine düşmüştür. Bölgeden göçleri önlemek isteyen devlet ise bu duruma çare olarak Arapgir’in malikâne kaydına müdahalelerde bulunmuştur.
Durmuş GÜR, Sinan Yilmaz
International Journal of Social Inquiry, Volume 15, pp 105-126; https://doi.org/10.37093/ijsi.928546

Abstract:
Geç Antik Çağ’da Anadolu’da birçok dini kültün etkisi görülmektedir. Azizler özellikle, Anadolu ve imparatorluk sınırlarındaki çoğu yerleşimin dini yapısının gelişmesine ve şekillenmesine etki ederek dini yapıların inşa edilmesini hızlandırmıştır. Bu durum kentlerin gelişmesine ve zamanla zenginleşmesine katkı sunmuştur. Farklılık gösteren aziz kültleri, Anadolu’nun diğer bölgelerinde olduğu kadar Karadeniz ve yakın çevresinde de büyük öneme sahiptir. Karadeniz Bölgesi’nde etkin güce sahip olan azizlerin, inanış kapsamında pagan kültleri ve yerleşik inançlarından etkilendikleri belirlenmiştir. Batıdan doğuya Karadeniz Ereğlisi, Safranbolu, Bartın, Amasra, Sinop gibi çeşitli yerlerde görülen; Alypios Stylites, Georgios, Hyakinthos, Hypatius, Anthimus, Niketas, Nikholaos, Philaretos, Phokas, Stephanos ve Theodoros gibi bazı azizlerin, bölgenin dini inanışı, yapılaşması ve sosyoekonomisine katkısı incelenmiştir.
Şeyma Bozkaya, Hakan Kum
International Journal of Social Inquiry, Volume 15, pp 177-194; https://doi.org/10.37093/ijsi.1007970

Abstract:
Uluslararası göç teorileri genel anlamda geliştirilen ilk teoriden itibaren emek göçü üzerine odaklanmaktadır. Bu teorilere göre göçmen akışı ekonomik sistem içinde bir emek arzı oluşturmaktadır. Oluşan bu emek arzı emek talebini de beraberinde getirmektedir. Göç teorileri ülkeler arasındaki ücret düzeyi farklılıkları, gelir farklılıkları, istihdam imkanları göçü harekete geçiren önemli unsurlar üzerinde durmaktadır. Ülkeler arasındaki ekonomik farklılıklardan hareketle bu çalışma Uluslararası Göç Enstitüsüne göre en çok göç alan ülkelerin göç alma faktörlerini Neo-klasik Makro Göç Teorisi çerçevesinde ele almaktadır. Çalışma 1990-2017 dönemini kapsamaktadır. Heterojen panel nedensellik testi olan Dumitrescu-Hurlin nedensellik testinden faydalanılmıştır. Uygulama sonucunda elde edilen bulgulara göre göçün, kişi başı GSYİH, istihdam oranları ve ortalama yıllık ücret ile arasında çift yönlü bir nedenselliğin varlığı tespit edilmiştir.
Ayda Aslan, Işın Kirişkan
International Journal of Social Inquiry; https://doi.org/10.37093/ijsi.1034519

Abstract:
Toplumsal olguların dayattığı cinsiyetçi rol paylaşımı başta aile olmak üzere toplumun tüm katmanlarında özümsenmekte ve içselleştirilmektedir. Dolayısıyla aile içinden tüm topluma yayılan cinsiyet eşitsizliği, kadınların ekonomik ve sosyal alanda birçok ayrımcılığa maruz kalmasına neden olmaktadır. Öte yandan, erkek egemen kültürün toplumda yarattığı kadın ve erkek arasındaki asimetrik güç ilişkisinden yani toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanan kadına yönelik şiddet, kadının üzerindeki güç ve baskının daha da artmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla kadına yönelik şiddet hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde görülen evrensel bir kalkınma sorunudur. Bu bağlamda kadına yönelik şiddetin bir sonucu olarak ortaya çıkan kadın cinayetlerinin yeniden üretilmesine neden olan değerler, mekanizmalar ve araçlar sorgulanmalıdır. Bu çalışmada, 2008-2021 döneminde, Türkiye’de kayıtlara geçen kadın cinayetleri, nitel ekonometrik yöntemler çerçevesinde değerlendirilmektedir. Bu amaçla, kayıtlara geçen kadın cinayetlerine ait haber verileri tek tek ele alınmıştır. Çalışmada toplam 4508 kayıtlı kadın cinayeti haber verileri kullanılarak, haberlerin medyaya yansıma biçimlerinden hareket edilerek haber içeriklerinin nitel analizi yapılmış ve Nvivo paket programı kullanılmıştır.
Ahmet Özgültekin
International Journal of Social Inquiry; https://doi.org/10.37093/ijsi.1065882

Abstract:
COVID-19 küresel salgını, dünyanın farklı yerlerinden olan insanların krizlerden çeşitli biçimlerde etkilendiğine yönelik önemli bir kesit oluşturmaktadır. Salgının küresel eşitsizlikleri gün yüzüne çıkarıcı, derinleştirici ve yenilerini yaratan yönü dikkat çekmektedir. Belirli risklerle yüz yüze gelme ve başa çıkabilecek imkanlara sahip olma bakımından bazı kişilerin o risklere daha açık olduğu görünmektedir. Salgın döneminde küresel istihdam kayıplarının geçici ve yarı zamanlı çalışanlara etkisi, sağlık ve işsizlik güvencesine sahip olma konuları birincil olarak öne çıkmaktadır. Çalışmak zorunda kalınan sektörler, eğitim düzeyi ve kazancı daha yüksek olan kişilerin iş faaliyetlerini evlerinden yapabilmeleri, evlerinde çocuklarını eğitecek yerlerinin olması, uzaktan eğitim imkanlarına sahip olma başlıkları bunları izleyen eşitsizliklerden yalnızca bazılarıdır. Salgın dönemi tedbirlerinden karantina altında kalma, ev içi ve dışı olmak üzere mekânsal eşitsizlikler yine küresel eşitsizliklerin bir parçasıdır. Küresel ekonomik faaliyetler sonucu ortaya çıkan bölüşüm adaletsizliklerinin, çeşitli eşitsizlikleri nasıl ve ne biçimde yeniden ürettiği salgın döneminde daha fazla dikkat çekmekte, adaletin uluslararası boyutu sorgulanmaktadır. Adaletin küresel yükümlülüklerine vurgu yapan kozmopolitan eşitlikçiler, zenginlik ve kaynakların bölüşümünde John Rawls’ın iki adalet ilkesinin uluslararası boyutta uygulanabileceği iddiasındadırlar. Bu noktadan hareketle çalışmamızda COVID-19 salgınının küresel eşitsizlikler üzerindeki etkilerini, salgın dönemi yardım uygulamalarını kozmopolitan eşitlikçilik bağlamında ele almaya çalışacağız.
Yunus Kara
International Journal of Social Inquiry; https://doi.org/10.37093/ijsi.937007

Abstract:
Cadı avları, cadı veya büyücü olduğunu inanılan kimselerin suçlanması, yakalanması ve yargılanmadan cezalandırılmasıdır. Cadılığın, başka bir kişinin sağlığını, davranışını etkilemek ya da sosyal bir probleme neden olmak için kullanıldığı belirtilmektedir. Kadınların cadı olarak suçlanması ve damgalanması, temelini, kadın düşmanı ve ataerkillik üzerine inşa edilmiş köklü batıl inançlardan ve sistemlerden almaktadır. Özellikle Avrupa’daki ve Afrika’daki kadınlara yönelik gerçekleştirilen cadılık suçlamaları ve bu suçlamaların sonucunda gerçekleştirilen cinayetlerin ülkemizdeki kadın cinayetleri ile paralellik (kadınların neden öldürüldüğü, kadınların nasıl öldürüldüğü, kadınların kimler tarafından öldürüldüğü) gösterdiği düşünülmektedir. Türkiye’de ismi konulmuş bir “cadılık” olgusu bulunmamasına rağmen kadınlar, cadı avlarında olduğu gibi şiddete maruz bırakılmakta, işkence görmekte ve öldürülmektedir. Kadınların “cadı” olarak adlandırılıp “cadılık” ile suçlanmadıkları gözlemlense de Türkiye’de kadınlara yönelik bir “cadı avı” gerçekleştirildiği düşünülmektedir. Bu çalışmada, cadı avlarına ilişkin uluslararası karşılaştırmalı literatür incelenerek, kadın cinayetlerinin Türkiye bağlamında değerlendirilmesi planlanmaktadır.
Elçin Timur Çakmak, Ayşe OĞUZLAR
International Journal of Social Inquiry; https://doi.org/10.37093/ijsi.928685

Abstract:
Bu çalışmada; insanlar, işletmeler ve toplum için fırsatlar yaratacak yeni yetenekler getirmesi beklenen beşinci nesil hücresel ağlar (5G) ile COVID-19 pandemisi ve aşısının dünya genelinde insanlar üzerinde oluşturduğu algının Duygu Analizi yöntemi ile ölçülmesi hedeflenmektedir. Bu amaçla, yaygın olarak kullanılan bir sosyal medya aracı olan Twitter’dan Ekim – Aralık 2020 tarihleri arasında 25642 adet tweet çekilmiş ve Python yazılımı aracılığı ile hesaplamalar yapılmıştır. Elde edilen veriler üzerinden hesaplanan duygu skoru değeri (+1) olarak elde edilmiş olmakla birlikte (0) skoruna ait değerlerin de (+1) değerine oldukça yakın olduğu sonucuna varılmıştır. Buna göre, dünya genelinde Twitter üzerinden fikrini beyan eden kişilerin %36.4’ünün 5G ile COVID-19 pandemisi ve aşısı hakkında olumlu algıya sahip olduğu görülmüştür. Bu değere oldukça yakın olarak elde edilen (0) duygu skoruna göre ise, tweet atan kişilerin %35.6’ sının 5G hücresel ağlar ile COVID-19 arasında olduğu tartışılan ilişki konusunda olumlu ya da olumsuz görüşe sahip olmadığı (nötr) gözlemlenmiştir. Diğer yandan, kişilerin %28’inin konuyla ilgili olarak “olumsuz” görüş bildirdiği görülmüştür. Çalışmada ayrıca; verilere makine öğrenmesi yöntemlerinden NB, KNN, CART ve RF algoritmaları uygulanmıştır. Elde edilen bulgulara göre en iyi performans 0.7445 doğruluk değeri ile NB algoritması tarafından elde edilmiştir.
Meltem Ince Yenilmez
International Journal of Social Inquiry; https://doi.org/10.37093/ijsi.956785

Abstract:
Gender equality is not only a fundamental human right, but it is also necessary for a peaceful society, the attainment of full human potential, and long-term progress. It can also play a significant role in the growth of any modern economy. Therefore, it is critical to realize that men and women may both contribute to societal growth. A holistic approach, sound policies, and long-term commitment by all levels of government are essential for women's empowerment to become a reality. In addition, gender equality must be a priority in developing national policies and initiatives. Despite improvements in Turkish women’s social, political, and economic lives, women's empowerment has yet to be attained. This research explores the position of women in school and the labor market in Turkey before and after the emergence of COVID-19. The research highlights the problems and opportunities that women regarding participating in the Turkish economy.
Ibrahim Durmuş
International Journal of Social Inquiry; https://doi.org/10.37093/ijsi.951910

Abstract:
In the activities of the employees in an organization, trust, positive behavior, and dysfunctional behavior can be investigated as a whole, in addition to the universal principles of the theory of values. In previous studies, the concepts of trust among colleagues (TYC), dysfunctional behavior (EDB), and positive behavior of management towards employees (PBM) in organizations were examined separately in different areas. Unlike in previous studies, these concepts were, in this study, applied together to employees in different organizations. In this research, employees' trust in one another positively and significantly affected their dysfunctional behavior. Employees' trust in one another also positively and significantly affected their management's positive behavior towards employees. The positive behavior of the management towards their employees in turn affected the dysfunctional behavior of the employees in a positive and meaningful way. In the study, the positive behavior of the management towards their employees had a full mediator effect on the impact of employees' trust one another on employees' dysfunctional behaviors.
Mehmet Dalar
International Journal of Social Inquiry, Volume 14, pp 541-568; https://doi.org/10.37093/ijsi.972298

Abstract:
This study deals with the international law approach of Marxism, which has been studied very limitedly in Turkey, and also examines what kind of a thesis Marxism has come up with against the known concept and method of current international law. Discussing whether Marxism has a theory of law in general and international law in particular, the study evaluates the solution options put forward by the Marxist approach, which develops a critical perspective on the deadlock faced by international law in which hegemony is effective in the post-colonial period and in our time. As a result of the October Revolution that took place in Russia in 1917, the Union of Soviet Socialist Republics was established based on Marxism. Examining the perspective brought by this State to international law and how it affects international law, this study explains how Marxism developed an approach to the developments that emerged after the disintegration of the Soviet Union. Bu çalışma, Türkiye’de üzerinde oldukça sınırlı çalışılmış olan Marksizm’in uluslararası hukuk yaklaşımın ele alarak, bilinen uluslararası hukuk anlayış ve yöntemine karşı Marksizm’in nasıl bir tez ortaya çıkardığını incelemektedir. Marksizm’in genel olarak hukuk özel olarak uluslararası hukuk teorisinin olup olmadığını tartışan çalışma, post kolonyal dönemde ve zamanımızda hegemonyanın etkin olduğu uluslararası hukukun karşı karşıya kaldığı çıkmaza eleştirel bakış açısını geliştiren Marksist yaklaşımın koyduğu çözüm seçeneklerini değerlendirmektedir. 1917’de Rusya’da gerçekleşen Ekim Devrimi sonucunda Marksizm’i temel alarak kurulan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin bu temelde uluslararası hukuka getirdiği bakışı ve bu hukuku ne ölçüde etkilediğini ele alan bu çalışma, Sovyetlerin dağılmasından sonra ortaya çıkan gelişmelere Marksizm nasıl bir yaklaşım geliştirdiğini açıklamaktadır.
Hüseyin Kazan
International Journal of Social Inquiry, Volume 14, pp 661-692; https://doi.org/10.37093/ijsi.962864

Abstract:
Written, visual and auditory media associations follow a broadcasting strategy for the content they produce to be popular with the target audience. For this purpose, they try to report more about the events that attract the attention of the followers. In this context, tragic news containing violence and drama, which is known to attract great attention by both the audience and the reader, are served using the wide range of digital media. These news, which are frequently consumed by the target audience, also have negative consequences. This is the starting point of the study. In the study conducted with 131 graduate students in the Istanbul sample, it was tried to measure the psychological effect of tragic news on the target audience. The study was carried out in a qualitative research design and supported by quantitative data. In the research, the data were collected and subjected to content analysis with the structured interview form by making in-depth interviews. As a result of the analysis, it was found that tragic news negatively affected the target audience psychologically. Yazılı, görsel ve işitsel medya organları ürettiği içeriklerin hedef kitlede rağbet görmesine yönelik bir yayın stratejisi izlemektedir. Bu amaç doğrultusunda takipçilerin ilgisini çeken olayları daha çok haberleştirmeye çalışmaktadırlar. Bu bağlamda gerek izleyici gerekse okuyucu tarafından yoğun ilgi gördüğü bilinen şiddet ve dram ögelerini içeren trajik haberler, dijital medyanın geniş olanakları kullanılarak servis edilmektedir. Hedef kitlenin sıkça tükettiği bu haberler beraberinde olumsuz sonuçları da doğurmaktadır. Çalışmanın çıkış noktasını da burası oluşturmaktadır. İstanbul örnekleminde lisansüstü eğitim gören 131 katılımcı ile gerçekleştirilen çalışmada trajik haberlerin hedef kitle üzerindeki psikolojik etkisi ölçülmeye çalışılmıştır. Çalışma nitel araştırma deseninde yürütülerek nicel verilerle desteklenmiştir. Araştırmada derinlemesine görüşme yapılarak yapılandırılmış görüşme formu ile veriler toplanmış ve içerik analizine tabi tutulmuştur. Yapılan analizler sonucunda trajik haberlerin alıcıları psikolojik olarak olumsuz bir biçimde etkilediği görülmüştür.
Ibrahim Halil Yaşar, Fırat Demirkol, Esat Daşdemir, Tuğçe Gür TÜRKDOĞAN
International Journal of Social Inquiry, Volume 14, pp 839-884; https://doi.org/10.37093/ijsi.997051

Abstract:
One of issues that occupy agenda of Republic of Turkey’s young people’s opinions, thoughts, and preferences of young people. For viability and sustainability of decisions and preferences to be taken in social, political, and economic fields, its essential to address views and thoughts of youth. This study draws demographic, social, and economic profiles of young people who don’t trust state institutions and are politically unstable; sets out expectations of relevant group. Thus, its aimed to be a reference for policymakers for long-term plans. Answers given to questions of 2020 Socioecopolitic Youth Survey of young people ages of 18-30 living in Istanbul who don’t vote in political elections or are undecided, and who can generally be called insecure or undecided politicians, were evaluated. Within study, distrust of institutions and political indecision tendency among young people residing in Istanbul and its social, political, and economic reasons were examined. Within scope of study, distribution of groups separated as undecided and insecure among youth is given. According to data obtained, its understood that segments called “Insecure” and “Undecided” represent an important group among young people and this group shows similar tendencies. This similarity brings up the evaluation of “Insecure” and “Undecided” individuals as a separate group. Therefore, the determination of the behaviors of these two groups becomes important in order to understand these groups. In study, its suggested that decision-makers reduce feeling of insecurity by applying necessary policies towards these groups and thus increase loyalty of groups to their country and society they live in. Türkiye Cumhuriyeti gündemini meşgul eden konulardan biri de gençlerin görüş, düşünce ve tercihleridir. Sosyal, politik ve ekonomik alanda alınacak karar ve tercihlerin uygulanabilirliği ve sürdürülebilirliği için gençlerin görüş ve düşüncelerine hitap etmesi elzemdir. Bu çalışma devlet kurumlarına güvenmeyen ve politik kararsız olan gençlerin demografik, sosyal ve ekonomik profillerini çizerek; ilgili grubun beklentilerini ortaya koymaktadır. Böylece uzun vadeli planlar için politika yapıcılara referans olmak amaçlanmıştır. 18-30 yaş arası İstanbul’da yaşayan gençlerin siyasal seçimlerde oy kullanmayan ya da kararsız kalan kısmı içerisinde bulunan ve genel olarak güvensizler ya da tercihsiz politikler olarak adlandırılabilecek olan kişilerin 2020 Sosyoekopolitik Gençlik Araştırması sorularına verdikleri cevaplar değerlendirilmiştir. Çalışma kapsamında İstanbul ilinde ikamet eden gençlerdeki kurumlara güvensizlik ve politik kararsızlık eğilimi ve bunun sosyal, siyasal ve ekonomik nedenleri incelenmiştir. Çalışma kapsamında kararsız ve güvensiz olarak ayrılan grupların gençler arasında dağılımları verilmiştir. Elde edilen verilere göre “Güvensiz” ve “Kararsız” olarak adlandırılan kesimlerin gençler arasında önemli bir grubu temsil ettiği ve bu grubun benzer eğilimler gösterdiği anlaşılmaktadır. Bu benzerlik, “Güvensiz” ve “Kararsız” bireylerin ayrı bir grup olarak değerlendirilmesini gündeme getirmektedir. Dolayısıyla bu iki grubun davranışlarının tespiti, bu grupları anlamak adına önemli bir hal almaktadır. Çalışma içerisinde karar alıcıların, bu gruplara yönelik gerekli politikalar uygulayarak güvensizlik duygusunu azaltması ve böylece grupların ülkelerine ve yaşadıkları topluma bağlılıklarının yükseltmesi önerilmiştir.
Duygu Dinçer
International Journal of Social Inquiry, Volume 14, pp 569-590; https://doi.org/10.37093/ijsi.990863

Abstract:
This study examined the relationship between perceived partner change, inclusion of other in the self (closeness), and life satisfaction among women who were involved in a romantic relationship. In this study, inclusion of other in the self was investigated as a mediator concerning the link between perceived partner change and life satisfaction. Data was obtained from 203 women participants who were involved in a romantic relationship. Participants ranged in age from 19 to 22 and they were in a dating relationship or engaged relationship. The relationship length of participants varied from one year to five years. In data collection, a demographic survey and several other scales, including the Perceived Partner Change in Relationships Scale, Inclusion of Other in the Self Scale, and the Satisfaction with Life Scale were used. In the stage of data analysis, Pearson's correlation coefficient analysis was used to assess the initial relationships of the variables while mediational analysis was used to investigate the mediating role of inclusion of other in the self in the relationship between partner change and life satisfaction through structural equation model. The results of correlation analysis showed that life satisfaction was associated with perceived partner change and inclusion of other in the self. In addition, the results of mediational analysis supported the proposed model and revealed that the inclusion of other in the self mediated the relationship between perceived partner change and life satisfaction. These findings indicate that relational closeness serves as a cognitive and emotional regulator between perceived partner change and life satisfaction. All findings obtained from study were discussed in the light of current close relationships literature. Bu çalışmanın amacı romantik ilişkisi olan kadınlarda algılanan partner değişimi, ben tasavvuruna ötekini katma (yakınlık) ve yaşam doyumu arasındaki ilişkileri incelemektir. Çalışmada algılanan partner değişimi ve yaşam doyumu arasındaki ilişkide ben tasavvuruna ötekini katmanın aracı bir rolü olup olmadığı test edilmiştir. Araştırma verileri, yaşları 19-22 arasında değişmekte olan ve romantik ilişki içinde bulunan 203 kadın katılımcıdan elde edilmiştir. Katılımcıların ilişki durumları flört ya da nişanlıdır; ilişki süreleri bir ile beş yıl arasında değişmektedir. Verilerin toplanmasında demografik bilgi formu, Romantik İlişkilerde Algılanan Partner Değişimi Ölçeği, Ben Tasavvuruna Ötekini Katma Ölçeği ve Yaşam Doyumu Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizinde değişkenler arası ilişkileri değerlendirmek amacıyla Pearson çarpım moment korelasyon katsayısına başvurulmuştur. Ben tasavvuruna ötekini katmanın, algılanan partner değişimi ve yaşam doyumu arasındaki ilişkideki aracılık rolünü incelemek üzere yapısal eşitlik modeli kullanılmıştır. Korelasyon analizi sonuçları yaşam doyumunun algılanan benlik değişimi ve ben tasavvuruna ötekini katma ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Aracılık testi sonuçları öngörülen modeli doğrulamıştır ve ben tasavvuruna ötekini katmanının algılanan partner değişimi ile yaşam doyumu arasındaki ilişkide aracılık rolü olduğunu ortaya koymuştur. Bu bulgular ben tasavvuruna ötekini katmanın algılanan partner değişimi ve yaşam doyumu arasında bilişsel ve duyuşsal bir düzenleyici işlevi görebileceğine işaret etmektedir. Çalışma kapsamında elde edilen bulgular, yakın ilişkiler alanyazını ışığında tartışılmıştır.
Ibrahim Saylan
International Journal of Social Inquiry, Volume 14, pp 783-811; https://doi.org/10.37093/ijsi.956052

Abstract:
Populist radical right parties have become one of the significant actors of contemporary European politics. These parties are considered to threaten democratic systems due to their exclusionary notion of identity and authoritarian political tendencies. While their rise is explained either through demand- or supply-side factors, there is a widespread consensus that crises positively contribute to these parties. Indeed, there are many examples which support this thesis in the cases of economic and political crises; however, in the case of a health crisis such as the COVID-19 pandemic, it looks as this new kind of crisis has not generated common and constant positive conditions for populist parties to exploit. Some scholars even argue that the pandemic is bringing the end of populism. This study seeks to explore impediments caused by the health crisis to the discourses and policies of populist radical right parties as well as their responses to the crisis and the possible impact of the pandemic on the political prospects of the parties. To analyze these issues, this article examines AfD (Alternative für Deutschland – Germany), RN (Rassemblement National – France), Lega (Italy), Vox (Spain), and PVV (Partij vor Vrijheid – the Netherlands). This research shows that although the COVID-19 crisis has posed some significant challenges to populist radical right parties, it was not able to marginalize them. On the contrary, the pandemic which is deepening existing structural problems is likely to empower these parties in the medium and long term Popülist radikal sağ partiler günümüzde Batı Avrupa siyasetinin dikkate değer aktörlerinden birine dönüşmüştür. Dışlayıcı kimlik tanımı ve otoriter siyasal yönelimleri nedeniyle demokratik sistemler açısından bir tehdit oluşturan bu partilerin yükselişi talep ve arz temelli etmenlere dayandırılırken, krizlerin bu yükselişe olumlu katkı sağladığına ilişkin yaygın bir kabul vardır. Ancak, ekonomik ve siyasal krizler söz konusu olduğunda bu tezi destekleyecek pek çok örnek olmasına karşın, bir sağlık krizi olarak ortaya çıkan COVID-19 pandemisinin popülist partiler açısından yaygın ve düzenli şekilde aynı olumlu etkiyi yapmadığı görülmektedir. Hatta bu gözlemden yola çıkarak, pandeminin popülizmin sonunu getirmekte olduğuna varan abartılı yorumlar yapılmaktadır. Bu çalışmada, pandeminin yarattığı sağlık krizinin popülist radikal sağ partilerin söylem ve politikaları açısından yol açtığı zorluklar ve söz konusu partilerin krize verdikleri tepkilerin yanı sıra, yeni koşulların bu partilerin siyasi gelecekleri üzerindeki olası etkileri ele alınmaktadır. Bu amaçla, Almanya’dan AfD (Alternative für Deutschland – Almanya için Alternatif), Fransa’dan RN (Rassemblement National – Ulusal Birlik), İtalya’dan Lega (Birlik Partisi), İspanya’dan Vox (Ses Partisi) ve Hollanda’dan PVV (Partij vor Vrijheid – Özgürlük Partisi) incelenmektedir. Bu çalışma göstermektedir ki pandeminin yarattığı sağlık krizi popülist radikal sağ partileri siyaseten zora sokmuş görünse de onları etkisizleştirecek nitelikte değildir. Aksine, mevcut yapısal sorunları derinleştirmesi nedeniyle pandeminin bu partileri orta ve uzun vadede daha da güçlendirmesi beklenebilir.
Secil Ozdemir
International Journal of Social Inquiry; https://doi.org/10.37093/ijsi.927518

Abstract:
İran İslam Cumhuriyeti (İran) 2017 seçimleri ardından Hasan Ruhani ikinci kez İran’ın Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Ruhani’nin seçim süreci ve sonrasında İran - Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ilişkilerinde uzlaşmacı söylemlerin sürdürülmesinin zorlaştığı bir döneme girilmiştir. İran-ABD ilişkilerinde yükselen gerilim bölgesel politikalara yansımış ve başta Suriye, Irak, Lübnan, Yemen olmak üzere bölgesel aktörler arasında rekabeti arttırmıştır. ABD’de Barack Obama yönetimi İran-ABD ilişkilerinde diplomasi seçeneğini ön plana çıkarmasına rağmen Donald Trump yönetimi haydut devlet söylemine dönmüş, bu durum taraflar arasındaki gerilimin tırmanmasına etki etmiştir. Seçim vaatlerinden biri Ortak Kapsamlı Eylem Planı’ndan (Nükleer Anlaşma) - The Joint Comprehensive Plan of Action (JCPOA) ABD’yi kurtarmak olan Trump göreve geldiğinde bu sözünü tutmuştur. ABD Başkanı, İran’ı maksimum baskı politikasıyla beklentilerine uygun bir müzakereye ikna etmeye çalışmıştır. ABD’nin İran’a yönelik yaptırımları yoğunlaştırarak İran yönetimini ikna etme çabalarına İran’ın Suudi Petrol tesislerini hedef alan saldırılarla cevap vermesini Kasım Süleymani suikasti izlemiş ve İran-ABD ilişkileri Irak coğrafyasında seyreden bir çatışma ile savaşın eşiğine gelmiştir. Bu çalışmada ABD’nin Nükleer Anlaşmadan ayrılması sonrasında İran-ABD ilişkilerinin diplomasiden uzaklaşılmasını değerlendirmek ve bölgesel güvenliğin sürdürülebilmesi için diplomasi seçeneğinin etkisini vurgulamak amaçlanmaktadır. Following the 2017 presidential elections in the Islamic Republic of Iran (Iran), Hassan Rouhani was elected as the President of Iran for the second time. During and following the Rouhani’s election process, a period started in which it became difficult to maintain conciliatory rhetoric between Iran and the United States of America (US). The rising tension in the Iran-US relations was reflected in regional policies and increased rivalry among the regional actors, especially Syria, Iraq, Lebanon, and Yemen. Although the Barack Obama administration in the US had brought the diplomacy option to the forefront in Iran-US relations, the Donald Trump administration adopted the rogue state rhetoric, which led to the escalation of the tension between the parties. Trump, one of whose election promises was to save the United States from The Joint Comprehensive Plan of Action /Nuclear Agreement (JCPOA), kept this promise when he took office. The US President tried to persuade Iran of a negotiation that was in line with the expectations of the US through maximum pressure policy. Iran responded to to the efforts of the USA to persuade the Iranian administration by intensifying the sanctions against her with the attacks targeting the Saudi oil facilities. It was followed by the assassination of Qasim Soleimani, the Commander of the Iranian Revolutionary Guards Quds Force, and the Iran-US relations came to the brink of war following a conflict in the Iraqi region. In this study, it is aimed to evaluate the departure of Iran-US relations from diplomacy after the US’s withdrawal decision from the Nuclear Agreement and to emphasize the effect of diplomacy option in order to maintain regional security.
Muhammed Seyyit Şen
International Journal of Social Inquiry; https://doi.org/10.37093/ijsi.865472

Abstract:
Genellikle Türk akademisi Kalenderî ve Haydarî gibi derviş gruplarının Orta Asya kökenleri üzerinde durmakta ve Şaman kültürünün derviş gruplarıyla olan bağlantısına vurgu yapmaktadır. Bununla alakalı olarak, Ehl-i Beyt Sevgisi-Ehl-i Beyt’ten olma ve gazâ-cihâd faaliyetlerinde bulunma gibi olguların ‘Türkmen Kültürü’ne has özellikler olduğu fikri benimsenmektedir. Bu bakış açısı, Ortadoğu bölgesini ihmal etmekte ve Ortadoğu Sûfî geleneğinin derviş grupları üzerindeki etkisini göz ardı etmektedir. Dolayısıyla, bu makalede Mısır ve Kuzey Afrika’daki Kalenderîler üzerine odaklanacağım. Şeyh el-Irâkî (ö. 1487)’nin hayatından yola çıkarak Kalenderîlerin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da nasıl yayıldıklarını, devlet ve toplumla nasıl bir etkileşim ve iletişim içerisinde bulunduklarını analiz edeceğim. Yine, derviş kültürünün geç Ortacağ döneminde Ortadoğu sosyal ve dini tarihinin nasıl önemli bir parçası haline geldiğini inceleyeceğim. Since dervish groups (Qalandaris, Haydaris, etc.) have mostly viewed as “heterodox Islam” and “popular religion,” their shamanistic nature and Central Asian origin have been emphasized, especially in Turkish academia. As a part of this trend, the love of Ahl-i Bayt and ghaza activities of Abdals (Qalandaris) in Anatolia and the Balkans have been mainly linked to Turkish Islam. Switching the common perspective, I will focus on Qalandari dervishes in Egypt and North Africa in this article. Through Shaykh Qutb al-Iraqi al-Baghdadi (d. 1487)'s life, I will shed light on how the Qalandaris emerged and spread out in the Middle East and North Africa and how they interacted with state and society. Also, I will explore how Qalandaris became an essential part of Middle Eastern social and religious history during the late Middle Ages.
Can Efecan Akhan, Eda Ilhan, Murat Hakan Altintaş
International Journal of Social Inquiry; https://doi.org/10.37093/ijsi.890750

Abstract:
In the personal sales process, salespeople's technical competence and their personal characteristics and values ​​are reflected in their sales performance as a trigger of their interactions with customers. Although Personality and personal values ​​can be used interchangeably, they are interactive but independent structures and play a significant role in the personal selling process. This study focuses on determining the mediating role of values ​​between personality and performance as a reflection of this role. The article examines both direct and intermediary contextual relationships on the sales performance of structures. As a result of the analysis performed with the PLS method, personality and values ​​were formally measured (formative) sales performance reflectively. Hypothesis tests for the interaction mentioned above reveal that the relationships between both are positive and significant. Kişisel satış sürecinde satış elemanlarının teknik yeterliliği ile birlikte sahip oldukları kişilik özellikleri ve değerler, müşteri ile olan etkileşimlerinin bir tetikleyicisi olarak satış performanslarına yansımaktadır. Kişilik ve değerler birbirlerinin yerine geçen kavramlar olarak kullanılagelse de, etkileşimli ama bağımsız yapılardır ve kişisel satış sürecinde ciddi bir öneme sahiptirler. Mevcut makale söz konusu önemin bir yansıması olarak değerlerin kişilik ve performans arasında aracılık rolünü belirlemeye odaklanmıştır. Makale yapıların satış performansı üzerinde hem doğrudan hem de aracı bağlamlı ilişkileri incelemektedir. PLS yöntemi ile gerçekleştirilen analiz neticesinde kişilik ve değerler formatif (biçimlendirici) satış performansı ise reflektif olarak ölçülmüştür. Yukarıda belirtilen etkileşime yönelik hipotez testleri, aradaki ilişkilerin pozitif ve anlamlı olduğu sonucunu ortaya koymaktadır.
Harun Göçerler
International Journal of Social Inquiry; https://doi.org/10.37093/ijsi.885077

Abstract:
Mobile language learning game applications are a fun alternative today, as learners must use digital facilities to support their language skills. The diversity in these applications brings out a quality problem. Since these applications’ platforms have become an application dump, choosing a practical mobile application to improve language skills has become a crucial factor. In this study, a literature analysis on the subject has been conducted, and the points that may be useful in the design and selection of mobile language learning games have been determined in general. The three prominent headings are as follows: Firstly, the application needs an interesting appearance and quality content features. Secondly, it needs to enable competition with different users. Thirdly, it needs to arouse curiosity for information and enable users to navigate freely in the game. Apart from these, the target audience’s language and psychological development necessities are emphasized. In the conclusion part, it is reminded that the criteria conveyed in this study are not definitive, but they can be taken as a basis by educators and reshaped according to the subject to be taught and the skill to be strengthened. Yabancı dil öğrenicilerinin dil becerilerini desteklemek amacıyla dijital imkânlardan çokça faydalanma durumunda olduğu günümüzde, mobil dil öğrenme oyunu uygulamaları öğreniciler için eğlenceli bir alternatif olarak görülmektedir. Sayıları günden güne artan bu uygulamalardaki çeşitlilik, aynı zamanda bir nitelik sorununu da beraberinde getirmektedir. Söz konusu uygulamaların kullanıma sunulduğu platformların neredeyse bir uygulama çöplüğü haline gelmesi sebebiyle, dil becerilerinin gelişimine katkı sağlayabilecek etkili bir mobil uygulama seçebilmek tüm kullanıcılar tarafından dikkate alınması gereken bir hal almıştır. Bu çalışmada konu hakkında bir alan yazın analizi yapılmış ve mobil dil öğrenme oyunu seçiminde göz önünde bulundurulmasında fayda olabilecek noktalar ana hatlarıyla tespit edilmeye çalışılmıştır. Sonuç olarak öne çıkan üç ana başlık şu şekilde sıralanmıştır; mobil dil öğrenme oyunu uygulamasının kullanıcısı için ilgi çekici görünüm ve içerik özelliklerinin olması, oyunsal özellikleri ile farklı kullanıcılar ya da sanal kullanıcı ile rekabeti mümkün kılabilmesi, dil öğrenmekte olan kullanıcının oyun kurgusu içerisinde yeni bilgiler araştırabilmesi ve oyundaki mekânlarda serbestçe gezebilmesi. Bu noktalar haricinde kullanıcıların dil gelişimine yönelik ihtiyaçları ile psikolojik gelişim düzeyinin de oyunu oynamaya uygun olmasının önemine vurgu yapılmıştır. Sonuç kısmında, bu çalışmada aktarılan ölçütlerin belirleyici kesin ölçütler olmadığı, fakat dil eğiticileri tarafından temel alınıp konuya, öğreniciye, güçlendirilmek istenen dil becerisinin niteliğine göre yeniden şekillendirilebileceği anımsatılmıştır.
Metehan Ihtiyar
International Journal of Social Inquiry; https://doi.org/10.37093/ijsi.1019657

Abstract:
Ancient Bithynia is a region in the northwest of Asia Minor, bounded by Pontus Euxenios to the north, Hellespontos and Rhyndakos to the west, and the Sangarios river to the south. The Bithynia Region was established as an independent kingdom in the Hellenistic period and thereafter became a province of the Roman Empire in 74 BC. Thus, the eastern borders of the province expanded. After the Provincia of Bithynia came under the rule of Roman Empire, reconstruction activities started in the region and within this scope, monumental structures such as city walls, temples, theaters, lighthouses, port structures and gymnasions were built. This architectural texture of the cities is depicted on the reverse of many coins minted in the name of the cities of Bithynia, for the purpose of political propaganda, thanks to the financial assistance of the Roman Emperors. According to the coins with architectural depictions, the temples were dedicated to gods and goddesses such as Dionysus, Demeter, Asclepius, Apollon, Heracles and Fortuna, who were respected in the cities of Bithynia. In addition, it is understood that these temples were built in the name of the agon games performed for the emperors. The location of many of the structures depicted is unknown. The location of many of the structures depicted is unknown. However, according to the comparisons made with similar city plans, it is thought that the temples may be on the foundations of the existing churches. As a result, in this article, the building program of the cities in the province of Bithynia was examined in the light of the coins with architectural depictions in the Roman Imperial period. Antik Bithynia, kuzeyde Pontus Euxenios, batıda Hellespontos ve Rhyndakos, güneyde Sangarios nehri ile sınırlanan, Küçük Asya’nın kuzeybatı köşesindeki bir bölgedir. Bithynia Bölgesi Helenistik dönemde bağımsız bir krallık olarak kurulmuş ve daha sonra MÖ 74 yılında Roma İmparatorluğu’nun bir eyaleti haline gelmesiyle birlikte doğu sınırları genişlemiştir. Bithynia Eyaleti, Roma yönetimine geçmesiyle birlikte bölgede imar faaliyetleri başlamış ve bu kapsamda kent surları, tapınaklar, tiyatrolar, fener kuleleri, liman yapıları ve gymnasion gibi anıtsal yapılar inşa edilmiştir. Şehirlere ait bu mimari doku Bithynia kentleri adına basılan birçok sikkenin arka yüzünde Roma İmparatorlarının finansal yardımı sayesinde siyasal propaganda amacı ile betimlenmiştir. Mimari betimli sikkelere göre tapınaklar, Bithynia kentlerinde saygınlık gören Dionysos, Demeter, Asklepius, Apollon, Herakles ve Fortuna gibi tanrı ve tanrıçaların yanı sıra gerçekleştirilen agon oyunları ve bayramlar adına inşa edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Tasvir edilen birçok yapının lokasyonu belli değildir. Ancak en azından benzer kent planları ile yapılan karşılaştırmalara göre muhtelif tapınakların mevcut kiliselerin temellerinde veya çevresinde aranması gerektiği düşünülmektedir. Sonuç olarak bu makalede özellikle Roma Dönemi’nde ortaya çıkan mimari betimli sikkeler ışında, Bithynia Bölgesi’nde yer alan kentlerin yapı programı incelenmiş ve bununla ilgili fikirler öne sürülmüştür.
Emin Atasoy, Alaattin Kizilçaoğlu, Furkan Inan
International Journal of Social Inquiry; https://doi.org/10.37093/ijsi.873385

Abstract:
Samar, the third largest island in the Philippines is part of the Visayas Islands Group. Located in the middle of the Philippine archipela, the island is the 40th most populous city in the world. It is an island of both sparsely populated and volcanic origin, and there are numerous mangrove forests, atoll islands and coral reefs on its shores. To the west of Samar island is the Visayan sea, the Philippines sea to the east and the Gulf of Leyte to the south. In this study, the geographical location, natural and human characteristics of the island of Samar are explained, as well as tourism attractiveness and nature conservation areas are discussed briefly. In the study, both the geographical characteristics of the island and its natural and historical-cultural attractiveness were examined and the island's tourism potential was tried to be painted. In the conclusion of the study, the most important tourism advantages of the island of Samar were examined. Filipinler'in üçüncü en büyük adası olan Samar, Visayas Adalar Grubu içinde yer alır. Filipin takımadalarının orta kesimlerinde yer alan ada dünyanın en kalabalık nüfuslu 40. adasıdır. Hem seyrek nüfuslu hem de volkanik kökenli bir ada olup, kıyılarında çok sayıda mangrov ormanı, atol ada ve mercan resifi yer almaktadır. Samar Adası’nın batısında Visayan Denizi, doğusunda Filipinler Denizi ve güneyinde de Leyte Körfezi yer almaktadır. Bu araştırmada Samar Adası’nın coğrafi konumu, doğal ve beşeri özellikleri açıklandığı gibi turizm çekicilikleri ve doğa koruma alanları da kısaca ele alınmıştır. Çalışmada hem adanın coğrafi özellikleri hem de doğal ve tarihsel-kültürel çekicilikleri irdelenerek adanın turizm potansiyeli resmedilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın sonuç kısmında, Samar Adası’nın en önemli turizm avantajları irdelenmiştir.
Neşe ARAL, Ayşe OĞUZLAR
International Journal of Social Inquiry; https://doi.org/10.37093/ijsi.901905

Abstract:
The migration of individuals from one place to another is based on numerous economic and socio-cultural reasons. In the context of these reasons, development differences between regions are also expected to affect migration. In this context, this study aims to investigate the net migration rates differences in Turkey on a provincial basis and to determine the factors affecting the net migration rates. For this purpose, the spatial pattern of the net migration rate was examined, and by reviewing the variables that are expected to be related to migration, the impacts of these variables on the net migration rate have been revealed. Thus, it was seen that as the population growth rate and the gross domestic product increase, the net migration rate increases; and as the population density increases, the net migration rate decreases, that is, the province becomes a province of emigration. Finding of the study shows that the net migration rate is influenced not only by the characteristics of a site but also by the net migration rates and characteristics of neighboring settlements. In fact, geography is an important factor that should be taken into consideration in the examination of the factors affecting the net migration rate. Bireylerin bir mekandan başka bir mekana göç etmesi ekonomik ve sosyo-kültürel bir çok sebebe dayanmaktadır. Söz konusu sebepler bağlamında, bölgeler arasındaki gelişmişlik farklılıkların da göçü etkilemesi beklenir. Bu kapsamda bu çalışmada, bölgeler arasındaki farklılıkları analiz etme imkanı sunan mekânsal analiz teknikleri kullanılarak, Türkiye’de iller bazında net göç hızı farklılıklarının incelemesi ve net göç hızını etkileyen değişkenlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda, net göç hızının mekansal örüntüsü incelenmiş, göçle ilişkili değişkenler ele alınarak, bu değişkenlerin net göç hızı üzerindeki etkileri ortaya konmuştur. Analiz sonuçları, net göç hızı düşük olan ve net göç hızı yüksek olan illerin kümelenme eğiliminde olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, nüfus yoğunluğu net göç hızı üzerinde negatif etkiye sahipken; gayri safi yurtiçi hasıla ve nüfus artış hızı net göç hızı üzerinde olumlu etkiye sahiptir. Ayrıca çalışmada dikkat çeken bir diğer bulgu net göç hızının, söz konusu değişkenlerin yanı sıra komşu illerin net göç hızından da etkilenmesidir. Dolaysıyla çalışmanın bulguları, Türkiye’de illerin net göç hızları arasında mekânsal bağımlılık olduğunu göstermektedir. Nitekim çalışmanın en önemli sonuçlarından biri net göç hızını etkileyen faktörlerin incelenmesinde coğrafyanın göz önünde bulundurulması gereken önemli bir faktör olduğudur.
Fathia Ali Ahmed, Füsun Çinar Altintaş
International Journal of Social Inquiry; https://doi.org/10.37093/ijsi.923251

Abstract:
Previous research has shown that traits associated with successful business managers are generally more attributed to men than women. Successful manager characteristics are identified with male gender. So, it is conceptualized as manager is male. However, with the increase in the number of women in managerial positions, it was understood that managerial characteristics were not only male gender specific and studies investigating gender roles and managerial characteristics increased. In this study, it is aimed to analyze the perceptions of women and men about successful manager and determine whether there is a gender-based difference in the cross cultural context in terms of managerial characteristics. In this context, Schein Descriptive Index (1973) was used in the research. In terms of the results obtained, it has been determined that the perception of successful manager for female and male participants coincides with the characteristics specific to women. İlgili yazındaki ilk dönem araştırmalarda, başarılı yöneticilik özellikleri ile ilişkili özelliklerin kadınlardan daha çok erkeklere atfedildiği görülmektedir. Başarılı yönetici özellikleri genelde erkeğe-özgü olarak ele alınmakta ve yönetici ise erkektir şeklinde kavramsallaştırılmaktadır. Ancak, yönetsel pozisyonlarda yer alan kadın sayısının artmasıyla birlikte yönetsel özelliklerin yalnızca erkeğe özgü olmadığı anlaşılmış ve cinsiyet rolleri ile yöneticilik özelliklerini araştıran çalışmalar hız kazanmıştır. Mevcut çalışmada başarılı yöneticilik özelliklerine ilişkin unsurların belirlenmesi ve yöneticilik özellikleri açısından kültürlerarası bağlamda cinsiyete dayalı farklılaşmanın var olup olmadığını tespit etmek amaçlanmıştır. Bu kapsamda araştırmada Schein (1973)’ın Betimleyici İndeksinin kullanılmıştır.. Elde edilen sonuçlar neticesinde kadın ve erkek katılımcılar açısından başarılı yönetici algısının kadına özgü özellikler ile örtüştüğü tespit edilmiştir.
Yasemin Çokgüçlü
International Journal of Social Inquiry; https://doi.org/10.37093/ijsi.946602

Abstract:
For years, the US has shaped North Korean policies depending on North Korea's nuclear activities which is challenging for US’s international hegemony. Despite different strategies projected by US’s North Korean policy, the attempts to stop North Korea’s nuclear activities were insufficient. In this study, US's approaches to creating a nuclear-free North Korea are explained by taking advantage of the strategies developed in the 1990s and 2000s in line with the security policy approach of the US, and the multiple consensus processes such as the Agreed Framework and Six Party Talks. The study claims that the US policy towards North Korea has failed to denuclearize North Korea. Despite, US initiatives and sanctions the fact that North Korea is a nuclear-armed power by continuing its nuclear activities is the most important indicator that it will not give up its nuclear power. In addition to this, although it is observed that North Korea makes some concessions periodically, the reason why the US policy has not made a nuclear-free North Korea possible seems to lie in both the main reasons for North Korea's acquisition of nuclear weapons and inadequate policies developed towards North Korea due to inefficient US evaluations. ABD yıllardır Kuzey Kore politikasını, Kuzey Kore’nin nükleer faaliyetlerinin uluslararası hegemonyasına meydan okumasına bağlı olarak şekillendirmiştir. ABD’nin Kuzey Kore politikasının öngördüğü farklı stratejilere rağmen Kuzey Kore’nin nükleer faaliyetlerinin durdurulması girişimleri yetersiz kalmıştır. Bu çalışmada, ABD’nin güvenlik politikası yaklaşımı doğrultusunda, 1990’lı ve 2000’li yıllarda geliştirdiği stratejilerden, Çerçeve Anlaşması ve Altı Taraflı Müzakere görüşmeleri gibi çoklu mutabakat süreçlerinden yararlanarak, ABD’nin nükleersiz bir Kuzey Kore oluşturma yaklaşımları açıklanmaktadır. Çalışma, ABD’nin Kuzey Kore politikasının Kuzey Kore’yi nükleersizleştirmede başarısız olduğunu iddia etmektedir. Kuzey Kore’nin, ABD girişim ve yaptırımlarına rağmen nükleer faaliyetlerine devam ederek nükleer silah sahibi bir güç olması, nükleer gücünden vazgeçmeyeceğinin en önemli göstergesidir. Bununla beraber, dönemsel olarak Kuzey Kore’nin bazı tavizlerde bulunduğu gözlemlense bile, ABD politikasının nükleersiz bir Kuzey Kore’yi mümkün kılamamasının sebebinin, hem Kuzey Kore’nin nükleer silah edinmesindeki temel sebeplerde hem de ABD’nin Kuzey Kore’ye yönelik verimsiz değerlendirmeleri sonucu geliştirilen yetersiz politikalarda yattığı görülmektedir.
Ensar Kivrak
International Journal of Social Inquiry; https://doi.org/10.37093/ijsi.880809

Abstract:
The subject of this study is the problem of the continuity of sovereignty and the development of the state legal entity in connection with this in the Ottoman Early Modern Age. The study is based on the hypothesis that there is a relationship between ensuring the continuity of sovereignty and the development of the state legal entity, and this continuity lays the groundwork for the development of the state legal entity. In the study, first of all, who was the sovereign in the Ottoman Empire was discussed. Accordingly, it has been revealed that the sovereignty, which was once embodied in the dynasty, was gathered in the person of the sultan in the Early Modern Period. Then, the names given by the Ottomans to themselves were analyzed in order to show the development course of the state legal entity. Thus, clues about the emergence of the state legal entity are shown. By referring to the historical developments experienced in this process, the main factors influencing the emergence and development of the state legal entity are discussed. Finally, the question of the continuity of sovereignty is discussed around the example of who will replace a sultan when he dies and where he will conquer the throne. At the end of the study, it was concluded that in the Ottoman Early Modern Period, firstly, the understanding of absolute sultanate and independent from the dynasty and then an independent and separate state understanding from the sultan developed and therefore, it was concluded that the problem of continuity has been overcome to a certain extent and that a state legal entity has started to form. Bu çalışmanın konusu, Osmanlı Erken Modern Çağında egemenliğin sürekliliği sorunu ve bununla bağlantılı olarak devlet tüzel kişiliğinin gelişimidir. Çalışma, egemenlikte sürekliliğinin sağlanması ile devlet tüzel kişiliğinin gelişimi arasında bir ilişki olduğu ve bu sürekliliğin, devlet tüzel kişiliğinin gelişimine zemin hazırladığı hipotezine dayanmaktadır. Çalışmada öncelikle Osmanlı’da egemenliğin kimde olduğu tartışılmıştır. Buna göre önceleri hanedanda tecessüm eden egemenliğin Erken Modern Çağda padişahın şahsında toplandığı ortaya konmuştur. Ardından, devlet tüzel kişiliğinin gelişim seyrini gösterebilmek için Osmanlıların kendine verdikleri isimler tahlil edilmiştir. Böylece devlet tüzel kişiliğinin ortaya çıkışına dair ipuçları gösterilmiştir. Bu süreçte yaşanan tarihsel gelişmelere değinilerek devlet tüzel kişiliğinin ortaya çıkışında ve gelişiminde etkili olan temel faktörler ele alınmıştır. Son olarak egemenliğin sürekliliği sorunu bir padişah öldüğünde yerine geçecek olanın kim olacağı ve nerede tahta cülus edeceği örneği etrafında tartışılmıştır. Çalışmanın sonunda, Osmanlı Erken Modern Çağında önce hanedandan bağımsız ve mutlak saltanat anlayışının ve daha sonra sultandan bağımsız ve müstakil bir devlet anlayışının geliştiği ve dolayısıyla süreklilik sorununu belli ölçüde aşıldığı, kıymeti kendinden menkul bir devlet tüzel kişiliğinin oluşmaya başladığı sonucuna ulaşılmıştır.
Gizem Akalp, Oğuz Başol, Serpil Aytaç
International Journal of Social Inquiry; https://doi.org/10.37093/ijsi.932805

Abstract:
Bir binada yaşayanların ya da çalışanların beklenenden daha sık karşılaştığı, bina ile ilişkili olarak görülen solunum sistemi şikayetleri, halsizlik, baş ağrısı ve konsantrasyon bozukluğu, cilt hastalığı gibi kişide rahatsızlık veren bir dizi ortak belirti olarak ifade edilen hasta bina sendromu, günümüzde hemen her kapalı alanda kendini göstermektedir. Hasta bina sendromu semptomlarının ortaya çıkması, ergonomik risk faktörlerinin yanısıra, anksiyete ve stres gibi psiko-sosyal risk faktörlerine de neden olmaktadır. Bu çalışmanın amacı, hasta bina sendromu semptomları ile stres ilişkisini ortaya koymak ve COVİD-19 pandemisi nedeniyle uzun süre kapalı alanlarda kalanlarda görülebilecek semptomlara dikkat çekmektir. Bu çalışmada, COVİD-19 pandemisi nedeniyle Dünya Sağlık Örgütünün “evde kal” sloganıyla başlattığı genel karantina ilanı ile kapalı alanlarda uzun süre yaşayanlarda ortaya çıkabilecek bu semptomların, tüm bireyleri etkileyen küresel korku ve endişenin yanısıra stresi daha da arttıracağının önemi de vurgulanmaya çalışılmıştır. 259 AVM mağaza çalışanı ile gerçekleştirilen araştırma sonuçları; çalışanlarda boğaz kuruluğu, burun akıntısı, nefes darlığı ve genel kas-eklem ağrısı semptomlarının görüldüğü, bunun da Covid-19 belirtilerine benzer göstergeler olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca alışveriş merkezlerinde görülen hasta bina sendromu belirtilerinin çalışanların stres seviyelerini yükselttiği tespit edilmiştir (F: 55.769, p: 0.00). Sick building syndrome, which expressed as a series of common symptoms that are seen more frequently than expected by the residents or employees of a building, which are associated with the building, such as skin, respiratory system complaints, headache, fatigue, and concentration impairment, which cause discomfort in the person. The emergence of sick building syndrome symptoms causes psycho-social risk factors such as anxiety and stress as well as ergonomic risk factors. The aim of this study is to reveal the relationship between sick building syndrome symptoms and stress and to draw attention to the symptoms that may be seen in those who stay in closed area for a long time due to the COVID-19 pandemic. In this study, with the general quarantine declaration initiated by the World Health Organization with the slogan of "stay at home" due to the COVID-19 pandemic, the importance of these symptoms, which may occur in those living in closed area for a long time, will increase the stress as well as the global fear and anxiety affecting all individuals. The results of the research conducted with 259 shopping mall employees; it is understood that employees have symptoms of dry throat, runny nose, shortness of breath, and general muscle-joint pain, which are indicators similar to Covid-19 symptoms. In addition, it has been found that the symptoms of sick building syndrome seen in shopping malls increase the stress levels of employees (F: 55.769, p: 0.00).
International Journal of Social Inquiry; https://doi.org/10.37093/ijsi.992260

Abstract:
In order to be able to talk about the existence of a democratic political culture concept in a society, we can count the concepts of political equality, democratic institutions and the set of beliefs and values nurtured against freedoms. The existence of belief that political differences and disagreements among individuals should be protected by being natural and tolerant, the existence of legitimate and auditable boards that will determine how the society will live and manage a life, and the determination of the boards that will use this power through elections are indispensable elements of the democratic process. Groups within the local community gain access to the decision-making power and ensure the control of the power in accordance with the spirit of the democracy approach. The provision of these issues is possible with the participation and representation of the local people in local politics. The concept of representation in the political field can be defined as the transfer of an individual who has rights and authority in the society to an unreal person, in his absence, the executive right and authority. Representation and participation are like hairpins inseparable. In this sense, participation; It is a concept that reveals the practice of having a say in the administration alongside those who hold power. Citizens and stakeholders are included in the management decisions and processes in order to ensure that the social groups managed through the participation process own the decisions taken on a social basis. In line with these thoughts, in this study, the idea of democracy in local governments will be tried to be examined through representation and participation. Bir toplumda demokratik siyasal kültür kavramının varlığından söz edebilmek için asgari olması gereken unsurlar olarak siyasi eşitlik, demokratik kurumlar ve özgürlüklere karşı beslenen inanç ve değerler kümesi kavramlarını sayabiliriz. Bireyler arasında siyasi farklılıkların ve anlaşmazlıkların doğal ve hoşgörüyle karşılanarak korunması gerektiğine inancın varlığı, toplumun nasıl ve bir hayat yaşayacağını ve yönetileceğini belirleyecek olan iktidarın meşru ve denetlenebilir kurulların bulunması, bu iktidarı kullanacak kurulların yapılan seçimlerle belirlenmesi hususları da demokratik sürecin vazgeçilmez unsurlarıdır. Yerel topluluk içindeki gruplar karar alıcı iktidar erkine erişim sağlamakta ve demokrasi yaklaşımın ruhu gereği iktidarın denetlenmesini sağlamaktadırlar. Bu hususların temini ise yerel halkın yerel siyasete katılım ve temsili ile mümkündür. Siyasal alanda temsil kavramı toplumda hak ve yetkiye sahip bir bireyin, kendi yokluğunda yürütmeye ilişkin hak ve yetkisini gerçek olmayan bir kişiye devretmesi olarak tanımlanabilmektedir. Temsil ve katılım birbirinden ayrılmayan saç ayakları gibidir. Bu anlamda katılım; iktidarı elinde bulunduranların yanında yönetimde söz sahibi olabilme pratiğini ortaya çıkaran bir kavramdır. Katılma süreci ile yönetilen toplumsal grupların alınan kararlara toplumsal temelde sahiplenilmesi amacıyla vatandaşların ve paydaşların yönetim karar ve süreçlerine dahil edilmesi söz konusudur. Bu düşünceler doğrultusunda bu çalışmada yerel yönetimlerde demokrasi düşüncesi temsil ve katılım üzerinden irdelenmeye çalışılacaktır.
Hakan Akar, Filiz Giray, Mehmet Çinar
International Journal of Social Inquiry; https://doi.org/10.37093/ijsi.971913

Abstract:
Energy uses and functions are supported by governments. At the beginning of these supports are subsidies. Currently, many countries allocate a significant portion of their gross domestic product (GDP) to energy subsidies every year. Although there are various energy sources, they are the most commonly used fossil fuels in the world to obtain energy. But the negative effects caused by fossil fuels have also raised questions about subsidies in this area. The aim of this study is to examine the environmental, economic and social effects of energy subsidies with the application of Turkey. In this way, suggestions can be made on the energy subsidy policy to be followed in the light of the findings obtained from Turkey's point of view. In this context, ARDL co-ordination analysis and Toda-Yamamoto causality analysis were applied for Turkey using 1990-2018 period data. According to the results of the analysis, it was found that there is a one-way relationship between the Toda-Yamamoto causality analysis and energy subsidies and environmental effects in the short term. According to these results, the gradual abolition of energy subsidies altogether has the potential to reduce the global CO2 emissions by 5.8%. Also, the results of the co-ordination analysis, the long-term economic effects of energy subsidies were not observed. In term of social effects, according to the co-integration analysis, the relationship of energy subsidies with unemployment has been found to be meaningless for a long time. Based on these findings, it can be said that energy subsidy policies should be changed in Turkey as well. Enerjinin kullanım alanları ve işlevlerine binaen hükümetler tarafından desteklenmeleri söz konusu olmaktadır. Bu desteklerin başında sübvansiyonlar gelmektedir. Günümüzde birçok ülke her yıl gayrisafi yurtiçi hasılaları(GSYİH)’ nın önemli bir kısmını enerji sübvansiyonlarına ayırmaktadırlar. Çeşitli enerji kaynakları olmakla birlikte enerji elde etmek için dünyada en çok başvurulan fosil yakıtlardır. Ancak fosil yakıtların neden olduğu olumsuz etkiler bu alandaki sübvansiyoların da sorgulanmasını gündeme getirmiştir. Bu çalışmanın amacı, enerji sübvansiyonlarının çevresel, ekonomik ve sosyal etkilerini Türkiye uygulaması ile incelemektir. Böylece Türkiye açısından elde edilen bulguların ışığı altında izlenecek enerji sübvansiyonu politikası konusunda önerilerde bulunulabilinecektir. Bu çerçevede Türkiye için 1990-2018 dönemi verileri kullanılarak ARDL eştümleşme analizi ve Toda-Yamamoto nedensellik analizi uygulanmıştır. Analiz sonuçlarına göre Toda-Yamamoto nedensellik analizi ile enerji sübvansiyonları ve çevresel etkiler arasında kısa vadede tek yönlü ilişki olduğu bulunmuştur. Bu sonuca göre enerji sübvansiyonlarının aşamalı olarak tamamen kaldırılması, küresel CO2 emisyonlarını %5,8 azaltabilme potansiyeline sahiptir. Eştümleşme analiz sonuçlarına göre, enerji sübvansiyonlarının uzun dönemli ekonomik etkilerine rastlanmamıştır. Sosyal etkiler açısından da eştümleşme analizine göre enerji sübvansiyonlarının işsizlikle olan ilişkisi uzun dönemde anlamsız bulunmuştur. Bu bulgulara dayalı olarak Türkiye’de de enerji sübvansiyon politikalarından değişim yapılması gerektiği söylenebilir.
Dilek Taşkin, Çağatan Taşkin
International Journal of Social Inquiry, Volume 14, pp 277-293; https://doi.org/10.37093/ijsi.950604

Abstract:
Employee job satisfaction and productivity of employees are so crucial for companies since many years. Both of them may either lead to higher performance, increased profit or lower performance, increased turnover rate and etc. That’s why, understanding the antecedents of both job satisfaction and productivity, and exploring the influence of those antecedents on job satisfaction and productivity have been important research areas since many years. According to the literature, workplace design is one of the most important factors affecting job satisfaction and productivity of employees. The aim of this study is to measure the impact of workplace design (office layout and physical environment) on job satisfaction and perceived employee productivity by means of structural equation modeling in a public university and to suggest strategies. The research was conducted on employees of Bursa Uludağ University. Face-to-face questionnaire was used as the data collection method. Convenience sampling was chosen as the sampling method. 290 surveys were confirmed for testing the model. Research findings indicate that two dimensions of workplace design were found to have influences on job satisfaction and job satisfaction was found to have an important influence on perceived productivity of employees.
Benan Gök, B. Aydem Çiftçioğlu
International Journal of Social Inquiry, Volume 14, pp 199-230; https://doi.org/10.37093/ijsi.950569

Abstract:
Bu çalışmada, yönetim kurulu etkinliği, örgütsel prestij algısı ve örgütsel özdeşleşme ilişkisi irdelenmektedir. Araştırmada kolayda örnekleme yöntemi uygulanmıştır. Araştırmanın verileri, gönüllülük ilkesiyle hareket eden bir örgütün üyelerinden elde edilmiştir. Çalışmada elde edilen 3238 veriye, AMOS 16.0 paket programı vasıtasıyla doğrulayıcı faktör analizi uygulanması yapılmış ve sonucunda uyum değerleri sağlandıktan sonra yapısal eşitlik modellemesi (YEM) ile araştırmanın temel hipotezleri test edilmiştir. Elde edilen sonuçlar, kurulan modelin kabul edilebilir olduğunu göstermiştir. Yapısal eşitlik modellemesi ile test edilen hipotez bulguları, algılanan örgütsel prestij, yönetim kurulu etkinliği ve örgütsel özdeşleşme değişkenleri arasındaki ilişkinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu sonucu ortaya çıkmıştır.
Esin Hazar, Burhan Özkurt
International Journal of Social Inquiry, Volume 14, pp 231-254; https://doi.org/10.37093/ijsi.950584

Abstract:
Although there have been initiatives for students to acquire proper 21st century skills in association with technology in Turkey for a long time, research on the information, media and technology skills of sport sciences undergraduates is limited. This study examines the competency levels of sport science undergraduates on information, media and technology skills, and the relationship between their competency levels and certain variables such as gender, departments, grades, personal computer (PC) possession and internet access. In the process of the implementation of the Information, Media and Technology Skills Competency scale, the sample of the study was composed of 298 sport sciences undergraduates. In the analysis of the data obtained from the scale, frequency, percentage, arithmetic mean and standard deviation values were used in the central and prevalence measurements. According to the results of the scale; sport sciences undergraduate students considered themselves to be moderate in their information, media and technology skills. While the highest score of the students was of communication and collaboration; programming skills were emerged as the weakest dimension. It was found that there are significant correlations between their competency levels and certain variables such as grade, PC possession and internet access.
Çağlayan Tabar, Göksel Karaş
International Journal of Social Inquiry, Volume 14, pp 255-275; https://doi.org/10.37093/ijsi.950592

Abstract:
The aim of this study is to investigate the effect of taxes on democracy. In the study, 37 OECD countries were taken as a sample and the data between 2010-2019 were used annually. The study was conducted using panel regression method. In the study where two different models were created, the effect of both tax burden and tax structure on democracy was investigated. According to the results, the effect of tax burden on democracy was found to be statistically significant and positive. In terms of tax sutructures, while the effect of indirect taxes on democracy was found to be statistically significant and negative, the effect of direct taxes on democracy was found to be significant and positive.
Çağdaş Cengiz, Erdi Kutlu
International Journal of Social Inquiry, Volume 14, pp 171-197; https://doi.org/10.37093/ijsi.950563

Abstract:
The European Green Deal has expanded the climate perspective of the European Union (EU) and put a sustainable and environmentally friendly energy strategy at the centre. For the first time in the history of the EU integration, the EU budget has been designed for prioritizing the climate strategy and conditioned in accordance with the climate targets. Within this context, in this study, the common budget priorities, Green Deal targets and internal/external challenges of the EU are addressed together, aiming to answer the questions to what extent the global climate change is perceived as an emergency by the EU and whether the EU’s green transformation approach is sufficient and applicable. The study is conducted in the light of current literature and data on the EU’s climate approach and financing instruments in order to answer these questions. The study concludes that although the climate model reflected in the EU’s new budget is an important step in combating the climate crisis, difficulties could not be overcome due to the intra-EU dynamics/lack of consensus, and unless a systemic transition in a global sense takes place, the dramatic transformation targeted by the Green Deal would remain discursively assertive, but actionally ambiguous.
Selahattin Bektaş
International Journal of Social Inquiry, Volume 14, pp 113-144; https://doi.org/10.37093/ijsi.950553

Abstract:
İslami bankacılık olarak ifade edilebilen katılım bankacılığı, faizsiz bankacılık olarak da bilinmektedir. Katılım bankacılığı sektörü ilk olarak1980'li yıllarda ortaya çıkmıştır. Katılım bankacılığı sektörü, Türk bankacılık sektörünün tamamlayıcısıdır. Bundan dolayı bu sektörün performans analizinin ölçülmesi daha da önemli hale gelmiştir. Geleneksel bankacılık sisteminden farkı ise faaliyette bulunduğu bankacılık işlemlerini faizsizlik prensibine dayandırarak yapmasıdır. Türk bankacılık sisteminde tamamlayıcı bir unsur olan katılım bankacılığı sektörü devletin desteğiyle hızlı bir gelişim göstermiştir. Bu çalışmanın amacı, Türk bankacılık sistemi içinde faaliyette bulunan katılım bankalarının 2018-2019 yılları için finansal performanslarını ölçme ve sıralamaktır. Bundan dolayı Türk bankacılık sektöründeki altı katılım bankası analize dahil edilmiştir. Bu çalışmada katılım bankalarının finansal performanslarını ölçmek için Entropi ve Mairca yöntemi ortak kullanılmıştır. Katılım bankalarının finansal performans ölçümünde kullanılması için altı kriter belirlenmiştir. Bu kriterler, Toplam Aktifler, Toplam Krediler ve Alacaklar, Toplam Mevduatlar, Toplam Öz kaynaklar, Şube Sayısı ve Çalışan Sayıları olarak belirlenmiştir. Yapılan analiz sonucuna göre 2018 yılında en iyi performansı gösteren banka Ziraat Katılım Bankasıdır. İkinci en iyi performansı gösteren banka Türkiye Finans Katılım Bankasıdır. Üçüncü en iyi performansı gösteren bankada Kuveyt Türk Katılım bankasıdır. 2019 yılında ise en iyi finansal performansa sahip ilk üç banka sırasıyla, Kuveyt Türk Katılım Bankası, ikinci en iyi Ziraat Katılım Bankası, üçüncü en iyi finansal performansı ise Vakıf Katılım Bankası göstermiştir.
Ebru Külekçi Akyavuz
International Journal of Social Inquiry, Volume 14, pp 81-112; https://doi.org/10.37093/ijsi.950548

Abstract:
Çalışmanın amacı öğretmen adaylarının öğretmenlik mesleğine ilişkin kaygılarının belirlenmesidir. Ayrıca bu kaygıların en aza indirilmesi için ne tür uygulamaların yapılabileceğinin tespit edilmesi de bu çalışma kapsamında amaçlanmıştır. Çalışma nitel araştırma olarak tasarlanmıştır. Nitel araştırma desenlerinden betimleyici fenomenolojik desen tercih edilmiştir. Araştırmanın çalışma grubunu Kilis 7 Aralık Üniversitesine kayıtlı 20 öğretmen adayı oluşturmaktadır. Amaçlı örneklem çeşitlerinden ölçüt örneklem yöntemi kullanılarak örneklem seçimine gidilmiştir. Yarı yapılandırılmış görüşme formu hazırlanarak veriler toplanmıştır. Araştırmada elde edilen veriler betimsel analiz yöntemi ile analiz edilmiştir. Araştırmanın sonucunda öğretmen adaylarının mesleğe yönelik kaygıları; bireysel kaygılar, öğretim süreci ile ilgili kaygılar, öğrenci merkezli kaygılar ve kurumsal kaygılar başlıklı 4 (dört) tema olarak belirlenmiştir. Öğretmen adaylarının kaygıların sebebi olarak da yeterli deneyime sahip olmamaları, bilgi eksikliği yaşamaları, kişisel özellikleri gibi birçok sebep olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Hasan Buğrul
International Journal of Social Inquiry, Volume 14, pp 145-170; https://doi.org/10.37093/ijsi.950555

Abstract:
In this study, Kesendere, a village in Başkale District of Van province, was selected as the field of the study. In this village and its surroundings, beside a travertine and two dragon-shaped rocks, four Tandoori houses, which are still in good condition and which were built by the same stone master, were examined. These structures were built approximately 140 years ago. The biggest of these was converted to a sheep pen a few years ago. The others, besides being used as cellars, are also used as houses where tandoori bread is baked and dairy products such as cheese and yogurt are processed. When compared with the Tandoori houses in the Eastern Anatolia Region, those in Kesendere village are generally more similarities to those in Muş and Van in terms of both function and their domes. In addition to the cultural assets such as Tandoori houses in Kesendere village and its surroundings and the natural assets such as dragon-shaped rocks which are correlated with petrifaction legends, the travertine near this village also has a great potential in terms of tourism and cultural heritage. The aim of this study was to direct readers’ attention to the overall cultural and natural heritage of Kesendere village and neighbouring areas, as well as to contribute to their preservation and to present the associated culture to future generations.
Bora Akince
International Journal of Social Inquiry, Volume 14, pp 53-80; https://doi.org/10.37093/ijsi.950466

Abstract:
İnternetin yaygınlaşması ile birlikte nesnelerin internete bağlanmaya başlaması neticesinde insan hayatına yeni bir kavram girmiştir. Bu kavram nesnelerin interneti kavramıdır. Nesnelerin interneti akıllı telefonların, sensörlerin kullanımının yaygınlaşması ile hayatın ayrılmaz bir parçası olmuş ve insan hayatını kolaylaştırmıştır. Ancak nesnelerin interneti her ne kadar insan hayatını kolaylaştırsa da güvenlik ve gizlilik ile ilgili iki önemli konuda insanların kafasında soru işaretleri bırakmaktadır. Bu çalışmada nesnelerin interneti nedir, nasıl gelişmiştir, nesnelerin internetinde güvenlik ve gizlilik nasıl sağlanmaktadır? Sorularına cevap verilecek, nesnelerin interneti teknolojisinin insan hayatında yerinin çok arttığı ve bunu neticesinde güvenlik ve gizlilik sorunlarına yol açtığı sorunsalından yola çıkılarak insan hakları hukuku bağlamında bir değerlendirme yapılacaktır.
Nilay Akbulut, Mehmet Yüce
International Journal of Social Inquiry, Volume 14, pp 27-52; https://doi.org/10.37093/ijsi.950447

Abstract:
16. yüzyıldan itibaren iktisadi sorunları çözmek için iktisat akımları ortaya çıkmıştır. İktisat akımları, ekonomik sorunlara çare bulurken, yüzyıllarca tamamen çözülememiş bir sorun olan yoksulluğa da çözüm bulmanın yollarını aramaktadırlar. İktisat akımları gerek birbirleriyle bağlantılı gerekse birbirleriyle zıt olsalar da hepsinin yoksulluk tanımı ve yoksulluktan kurtulma önerileri vardır. Çalışmamızda 16. Yüzyılda merkantilizm ile başlayıp günümüze kadar gelen iktisat akımlarının yoksulluğa bakış açıları ve bu soruna yönelik çözüm önerileri değerlendirilecek en son birbirleriyle karşılaştırılıp akımların yoksulluk ile alakalı bakış açıları literatüre katkı amacıyla değerlendirilecektir.
Zuhal Akbelen, Nuran Bayram Arli, Reyhan Leba, Mine Aydemir
International Journal of Social Inquiry, Volume 14, pp 1-25; https://doi.org/10.37093/ijsi.950440

Abstract:
Bugün ülke ekonomilerine bakıldığında, küçük ve orta ölçekli işletmelerin, tüm işletmelerin yaklaşık %95-99'unu oluşturduğu ve yatırım, ihracat ve istihdam açısından ülke ekonomilerindeki paylarının sürekli arttığı görülmektedir. Bu da onları vergi uyumu açısından önemli bir grup haline getirmektedir. Bu çalışmanın amacı, vergi uyum niyetinin, sosyal normlar ve dağıtım adaleti tarafından nasıl etkilendiğinin küçük ve orta ölçekli işletmeler açısından incelenmesidir. Çalışmada vergi uyum niyetini, sosyal normları ve dağıtım adaletini ölçmek için üç farklı ölçek kullanılmıştır. Yapısal eşitlik modeli oluşturulduktan sonra tahmin edilmiştir. Tahmin edilen model sonucunda, vergi uyum niyetinin, dağıtım adaleti ve sosyal normlar tarafından etkilendiği bulgusuna ulaşılmıştır. Dağıtım adaleti doğrudan ve pozitif olarak vergi uyum niyetini etkilemektedir. Kişisel normlar, vergi uyumunu pozitif ve anlamlı şekilde etkilemektedir. Subjektif normların dağıtım adaleti üzerinde anlamlı ve pozitif bir etkisi vardır ve aynı zamanda dağıtım adaleti yoluyla vergi uyum niyeti üzerindeki dolaylı etkileri de söz konusudur. Tahmin edilen modelin bulgularına göre, vergi uyum niyeti hem sosyal normlardan hem de dağıtım adaletinden anlamlı ve pozitif bir şekilde etkilenmektedir. Bu sonuç vergi uyum niyetini ortaya koymak için sosyal normların ve dağıtım adaletinin önemini göstermektedir.
Page of 2
Articles per Page
by
Show export options
  Select all
Back to Top Top