Refine Search

New Search

Advanced search

Results: 179

(searched for: doi:(10.24186/*))
Save to Scifeed
Page of 18
Articles per Page
by
Show export options
  Select all
Mehtap Çelik
Vakanüvis - Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, Volume 5, pp 587-610; doi:10.24186/vakanuvis.775960

Abstract:
Bu makalede, Osmanlı maliyesinin en önemli gelir kaynaklarından birisi olan maden işletmelerin örgütlenme ve yönetim biçiminin mikro düzeyde bir örnekle irdelenmesi amaçlanmaktadır. Osmanlı iktisat tarihi üzerine yapılan çalışmalarda, klasik dönemde madenler üzerine yapılan araştırmalar oldukça azdır. Bu nedenle araştırmamız, Osmanlı malî ve idarî tarihine katkı sağlaması açısından oldukça önemlidir. Fatih döneminde Anadolu ve Balkanlarda önemli bir güç haline gelen Osmanlı devletinin, bu bölgelerde bulunan maden ocaklarını neredeyse tamamıyla ele geçirerek hem malî hem de askerî açıdan kendi kendine yeterlilik politikasına da yön verebildiği ve maden ocaklarının işleyişini kontrol altından tutup, üretimin aksamaması için klasik dönemin başlarından itibaren sürekli maden kanunnameleri yayınlayarak, madenlerin hukukî statüsünü sağlamlaştırmaya çalıştığı görülmektedir. Balkanların fethinden sonra Osmanlı devleti maden ocaklarına büyük önem vermiş, atıl olan madenlerde gerekli düzenlemeleri yaparak işletmeye başlamıştır. Bilindiği gibi Balkanlar, gümüş, demir ve bakır maden yatakları bakımından zengin bir bölgeydi. Çalışmamıza konu olan maden işletmesinin bulunduğu Bosna’da altın ve gümüş madenlerinin yanında oldukça verimli demir madenleri de bulunmaktaydı. İşte bunlardan birisi de 16. yüzyılın sonlarına doğru işletmeye açılan Kamengrad demir madenidir. Osmanlı askerî sanayisinin ihtiyaç duyduğu önemli hammaddelerden birisini sağlayan Kamengrad demir madeni askerî amaçlarla kullanıldığından devlet yardımı ve denetimi altında işletilmiştir. Madenin ve aynı zamanda maden reâyâsının korunmasında da son derece hassas davranan devlet, bu maden ocağında üretimin aksamadan devam etmesi için gerekli bütün önlemleri almış ve böylece genelde ordunun özelde ise etraftaki kalelerin top mermisi mühimmatını sağlamaya çalışmıştır.
Sinan Çakar
Vakanüvis - Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, Volume 5, pp 530-564; doi:10.24186/vakanuvis.746038

Abstract:
Bu makale, Hicaz ve Yemen Vilayetleri örneğinde Osmanlı taşra idaresinde meydana gelen vali-kumandanlık ikiliğini konu edinecektir. Çalışmamızda, vali ve kumandanlık ikiliği olarak adlandırdığımız, vilayet dâhilindeki üst yetkililerin arasında yaşanan yetki çatışmalarının, vilayetin idaresine olan etkilerinin boyutları üzerinde duracağız. Yukarıda sözü edilen ikilik, belirtilen zaman çerçevesinde iki farklı örnekle açıklanacaktır. Makalenin ilk bölümünde, Hicaz Vilayeti örneğinde konu işlenecektir. Ahmed Ratib Paşa on üç yıl boyunca hem komutan hem de vali olarak Hicaz Vilayetini yönetmişti. Bir vilayetteki idari ve askeri yetkilerin bir kişiye verilmesi istikrarı sağlamıştı. Ancak bu durumun kusurları yönleri de bulunmaktaydı. Makalenin ikinci bölümünde Yemen Vilayeti örneğine geçilecektir. Yemen Vilayetinde durumlar farklıydı. Ele alınan süre zarfında dört farklı vali bölgede görev yapmıştı. Bazı durumlarda vali ve komutanlık makamları bir kişiye verilirken, bazı dönemlerde de bu makamlar iki farklı kişiye verilmiştir. Bu noktada, vali ve kumandan ikiliğinin bariz örneği olan Hilmi ve Abdullah Paşa arasındaki yetki çatışmasından bahsedilecektir. Sözü edilen her iki uygulamanın da vilayetin idaresine farklı sonuçları olmuştu. Makalenin sonuç bölümünde ise, her iki vilayette yapılan tercihlerin vilayete yaptığı etkilerini mukayeseli olarak ele alınacaktır.
Ismail Katgi
Vakanüvis - Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, Volume 5, pp 759-814; doi:10.24186/vakanuvis.731039

Abstract:
1687-1688 isyanı kapıkulu ayaklanmalarının tipik örneklerindendir. Olayın çıkış noktası ve sonlanması daha önceki ayaklanmalara benzemektedir. Seferde olan ordunun özellikle de Süleyman Paşa’nın girişimlerinden hoşnutsuzluğu nedeniyle İstanbul’a doğru harekete geçmesi ile başlayan olaylar taht değişikliğine rağmen sona ermemiştir. II. Süleyman’ın tahta çıkmasına müteakip tekrar ayaklanan asiler başkentte uzun bir süre asayişi ortadan kaldırmışlardır. Diğer taraftan esnaflardan birinin sopaya beyaz bir bez parçası sararak asilere karşı halkı etrafında toplaması ayaklanmanın seyrini değiştirmiştir.
Duygu Tanidi
Vakanüvis - Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, Volume 5, pp 976-1002; doi:10.24186/vakanuvis.731070

Abstract:
Osmanlı Devleti, kurduğu sağlam siyasi düzen sayesinde uzun asırlar varlığını sürdürmüştür. Bu gerçekte, nitelikli devlet adamları ve padişahların karizmatik varlıklarının etkisi büyüktür. Fakat söz konusu devlette, hayata ve insanlara olumlu, yapıcı katkılar yapan Osmanlı insanlarının yanında, olumsuz ve yıkıcı tahribatlarla var olmuş zararlı unsurlar da görülmüştür. Bu bağlamda Osmanlı tarihi, her zaman ve her yerde olduğu gibi, biraz da suç ve ceza tarihidir. Çünkü devleti ayakta tutan temel faktörlerden birisi de, adaleti sağlamadaki hassasiyetidir. Bu da, devlet tarafından, bir yönüyle, suçlularla başa çıkma şeklinde yerine getirilebilir. Suç ve ceza tarihinde en çok çalışmış konuların başında fiziksel suçlar gelmektedir. Bu çalışmada, bir Osmanlı kazası olan Rusçuk’ta XVIII. yüzyılda işlenen adam yaralama ve öldürme suçları, şer’iyye sicillerinin verdiği bilgiler doğrultusunda incelenecektir. Böylelikle, cinayet mefhumunun Osmanlı tarihi üzerinden aydınlatılması hedeflenmiştir.
Büşra Karataşer
Vakanüvis - Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, Volume 5, pp 736-758; doi:10.24186/vakanuvis.767458

Abstract:
Çocuk sorununa dair çalışmalar diğer tüm tarih çalışmaları yanında oldukça cılız kalan bir alan olarak görülmelidir. Çocuk tarihini birde savaş içinde düşünmek bu zorluğu daha iyi anlatır. Günümüzde olduğu gibi geçmiş zamanlar da çocuklar büyük savaş ya da hadiselerde en büyük travmayı yaşayanlardır. Böyle büyük bir hadiseye en iyi örnek ise Birinci Dünya Savaşı gösterilebilir. Çalışmamızın özelliğinde, Osmanlı Devleti sınırlarını aldığımızda savaş sürecinde birçok çocuğun kimsesiz kaldığını baştan söylemeliyiz. Buna sebep olan en önemli unsurun da ülkenin işgal edilen bölgelerinden gelen çok sayıda göçmenin başta başkent İstanbul olmak üzere Osmanlı Devleti’nin her yanına dağılması olduğunu belirtmek mümkündür. Artan nüfus kimsesiz çocuklara kimin bakacağı sorusunu beraberinde getirmiştir. Sokaklarda kimsesiz, başıboş, aç gezen çocuklar ortaya çıkmıştır. Tam da bu sorunu ortadan kaldırmak için bu dönemde Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin kimsesiz çocukları himaye etmek amacı ile 1917 yılında faaliyete geçtiğini görüyoruz. Bu çalışma kimsesiz çocukları himaye etmek amacı ile kurulan Himaye-i Etfal Cemiyetinin kurulduğu dönemdeki şartları, ülkenin içinde bulunduğu koşulları, cemiyetin mali koşullarını iyileştirme çabasını gözler önüne sermek amacını taşımaktadır. Böyle bir müessesenin kurulmasını sağlayan sebep ise, toplumun içinde oluşan kimsesiz çocuklar ve bu çocukları kurtarma gayreti olmuştur.
Şefik Memiş
Vakanüvis - Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, Volume 5, pp 868-890; doi:10.24186/vakanuvis.767460

Abstract:
Osmanlılar, ilk dünya fuarının düzenlendiği 1851 yılından itibaren, günümüzde expo olarak nitelenen fuarların tamamında yerini aldı. Sadece tarımsal ve hayvansal ürün hammaddeleriyle değil aynı zamanda mamül ürünleriyle de standları şenlendirdiler. Özelde Osmanlı pavyonlarınının, genelde de İslam coğrafyasına mensup ülkelerin pavyonlarının en çok ilgi çeken ürünleri arasında dokumacılık ve tekstil ürünleri geliyordu. Tekstil ürünleri kumaştan giysiye, ev tekstilinden halı ve kilime kadar çok geniş bir alanda dağılım gösteriyordu. Osmanlılar burada ürünlerini teşhir ederken, taklit edilmesinden de endişe ediyorlardı. Çünk sanayi devrimini gerçekleştirip fabrikasyon üretime geçen Batılı ülkelerin fabrikatörleri, sergilerin en sadık takipçileriydi, gördükleri ürünleri anında satın alıp seri üretime uyarlıyorlardı. Doğunu bütün özgünlüğünü egzotikliğini taşıyan bu ürünler, başta saray mensupları olmak üzere daha sergi aşamasında iken satılıyordu. Kumaş renginden işleme ve kesim tarzına kadar Türk tekstil ürünleri Avrupa başkentlerinde Türk modası rüzgarı estiriyordu. Ayrıca heybeden kuşağa, çantadan yastığa masa örtüsünden şeritlere, şaldan işlemeli ürünlere kadar birçok el emeği göz nuru ürünler de dikkat çekiyordu. Gerek özel sektörün, gerekse devlet fabrikalarında üretilen tüm tekstil ürünleri sadece halkın ilgisini çekmiyor, sergi jürilerdi de bu ürünlere ödüle boğuyordu. En çok ödül alan ürünler ise günümüzde de tekstilin merkezi olan Bursa’dan çıkıyordu. Henüz tamamıyla makinaşlamanın tesirine girmemiş olan Türk tekstil ürünleri, bugünün tabiriyle niş ve yenilikçi yönleriyle, katıldığı tüm sergilerde zevkleri etkilemede, fabrikatörlerin dikkatini çekmede başarılı olmuştu.
Vedat Turğut
Vakanüvis - Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, Volume 5, pp 1029-1073; doi:10.24186/vakanuvis.781719

Abstract:
Kalenderî Tarikatı’nın kurucusu olarak bilinen Cemalüddin Sâvî ve onun mürşidi olan Şeyh Osman-ı Velî hakkındaki araştırmaları derinden etkileyecek olan bir vakfiye tespit edilmiştir. Bu vakfiyedeki ifadeler, bizleri Cemalüddin Sâvî ve Kutbüddin Haydar’ın üzerinden Bayezid-i Bistâmî’ye ulaştırırken, Ahmed el-Bedevî ve Şeyh Osman-ı Velî üzerinden Ahmed er-Rıfaî ve Abdülkadir-i Geylânî’ya bağlar. Cemalüddin Sâvî’nin vefatından sonraki dönemlerde “Zilî” olarak kaydedildiği, Karaca Ahmed Menâkıbnâmesi ile tahrir defterlerindeki kayıtlardan, Karaca Ahmed Sultan’ın da bir kalenderî olduğu anlaşılmış ve Karaca Ahmed’in amcası Celalüddin Karatay’ın Sühreverdîliği üzerinden Kalenderîyye ile Sühreverdiyye-Kadîriyye’nin yakınlığı ortaya konulmuştur. Cemâlüddin’in yakın arkadaşı Ebubekir Niksâri yani Şeyh Kalender Baba’nın Mevlana ile yakınlığına binaen Mevlevîliğin de Kalenderilik ile yakın irtibatı müşahede edilir. Bu bağlamda, özellikle Kaleneriyye/Haydariyye üzerinden dini-tasavvufî yapıların, Ortodoks-Heterodoks şeklindeki tasnifine yeniden bir itiraz yapılmış, tasavvuf erbabına yönelik eleştirel yaklaşıma sahip olanların sünnî olarak nitelendirilemeyeceğinin, olsa olsa “taassup” ehli olarak tavsif edilebileceklerinin altı çizilmiştir.
Serap Taştekin
Vakanüvis - Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, Volume 5, pp 1003-1028; doi:10.24186/vakanuvis.775951

Abstract:
Maden hukukunda işletme ve devir hakkıyla beraber üç temel haktan birisi taharri hakkıdır. Madenin araştırılması faaliyetleri için verilen bu hak, arama ruhsatnamesinin çıkarılmasıyla başlar, işletme imtiyazı alınıncaya kadar devam ederdi. Osmanlı maden hukukunda bu süreçte taharri ruhsatnamesi alan hak sahibinin idareye karşı hak ve vecibeleri nizamnamelerle tespit edilirdi. Madenin ortaya çıkarılarak işletmeye hazır hale getirildiği faaliyetler, nizamnamelerde taharri hakkı olarak belirlendi. Maden hukukunda ilk düzenleme olan 1861 Maden Nizamnamesi’nde ana hatları oluşturulan taharri hakkı, sektörün ihtiyaçlarına göre 1869 ve 1887 maden nizamnamelerinde geliştirildi. Madenin araştırma aşamasının her yönüyle değerlendirildiği temel düzenleme ise 1906 Nizamnamesi ile gerçekleştirildi. Bu çalışmada madenin bulunması ile işletme ihalesinin alınması arasındaki süreci ifade eden taharri aşaması kaleme alındı. İdare ile bulucu arasındaki hukuku düzenleyen taharri hakkının maden nizamnamelerindeki gelişimi tematik olarak değerlendirildi. Osmanlı maden hukukunda taharri hakkı düzenlemeleri, eksiklikleriyle beraber; her maden nizamnamesinde geliştirilerek sektörün sorunlarına çözüm bulunması amaçlanmıştır.
Rameş Rzayev
Vakanüvis - Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, Volume 5, pp 891-927; doi:10.24186/vakanuvis.731065

Abstract:
Dönemin siyasi-ekonomik koşullarının etkisi ve entelektüellerin özverili çabalarıyla inşa edilmiş Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin parlamenter sistemin bütünleştirici gücüyle işlevsellik kazandığı bir rastlantı değildir. “Ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı” anlayışının yarattığı siyasal ve düşünsel boyutlardaki değişimler, parlamento kurumunun belirleyiciliğine önemli derecede meşruluk kazandırmaktadır. Cemaat kavramından millet kavramına geçişin sağlanabilmesi istikâmetinde belirleyici olan Türklük, İslamlık ve Çağdaşlık gibi kavramlar parlamenter sistemin çatısı altında tarihi sürece kilit bir çekicilik atfetmektedir. Sivil, siyasi, sosyal-ekonomik ve kültürel haklar dâhil tüm demokrasi haklar millet modelinin tamamlayıcı ögesi olmanın yanı sıra “vatandaşlık” kavramı ile doğrudan bütünleştirilmektedir. Aydınlanma düşüncesinin itici gücüyle kurumsallaşan yeni siyaset anlayışı kendi kurumsal tesisini parlamento düzeyinde gerçekleştirmektedir. Özellikle parlamento kurumunun Azerbaycan’da tesisi ulus-devlet kavramı altında şekillenen bir olgunun açık tezahürüdür. Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin genel tablosu 19. yüzyılda yaşamış aydınların Maarifçilik fikir dünyasının etkisiyle şekillenmektedir. A. Bakıhanov, M. F. Ahundov, H. Zerdabi’yle başlayan aydınlanma fikir faaliyetlerini modernleşme temelinde tanımlamak daha açıklayıcıdır. 20. yüzyılın başlarında yetişen yeni kuşak aydınları tarafından milli bilinç, ülke, vatandaşlık, ulus-devlet ve cumhuriyet gibi kavramlar siyaset anlayışın merkezine alınarak, kurumsallaşma seferberliği için mantıksal bir yol çizilmektedir. Bu kuşağın öncüleri arasında A. Hüseyinzade, A. Ağaoğlu, M. E. Resulzade, A. M. Topçubaşov, F. Hoyski’nin cumhuriyetçilik fikirleri kuvvetli bir yurttaşlık bilinciyle bütünleşmektedir.
Mehmet Dağlar
Vakanüvis - Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, Volume 5, pp 685-702; doi:10.24186/vakanuvis.767456

Abstract:
Erdebil şehrinde bulunan bir tasavvuf tarikatının zamanla siyasallaşması resmi mezhebinin Şiiliğe göre düzenlendiği yeni bir devletin temellerini atmıştır. Safeviler Anadolu’daki müritlerinin verdikleri muazzam destek neticesinde önemli bir güç olarak ortaya çıkmıştır. Safevilerin İran coğrafyasında iki asrı aşkın hüküm sürmesinin arkasındaki sebeplerin neler olduğunu anlamak oldukça önemlidir. Kızılbaş müritler siyasi planların peşinden sürüklenerek büyük bir coğrafyada hakimiyet kurmuştur. Bu insan topluluklarını bir yere bağlayan faktörlerin başında kutsal saydıkları şeyhlerinin varlığıdır. İnsanlar kendileri gibi olmayan, doğaüstü varlıklarla irtibat halinde olan önderlere daha çabuk bağlanmıştır. Bu doğrultuda Safevilerin meşruiyetlerinin sağlamasında da gaybi bağlantılarla hareket etmeleri önemli bir etkendir.Kutsallıklarını pekiştiren unsurların başında gaybi yardıma mazhar olmaları gelmektedir. Ayrıca adil ve cesur hükümdar imajının çizilmesi de Safevi hükümdarlarının hakimiyetlerini kolaylaştırmıştır. Şahlar adil hükümdar olma gayreti içerisine girerken farklı ceza yöntemleri kullanmıştır.Safevi kronikleri Safevilerin meşruiyetlerinin nasıl güçlendiği hakkında bize önemli bilgiler vermiştir. Hükümdarlar hakkında yazılan şiirler de Safevi hanedanının yüceltilmesine katkıda bulunmuştur. Şahlar hakkında yazılan şiirler oluşturulan hakimiyetin nasıl şekillendiği hakkında önemli bilgiler sunmuştur.
Page of 18
Articles per Page
by
Show export options
  Select all
Back to Top Top